Sponsor

17 Mart 2016 Perşembe

Patlamaların Sorumlusu AKP/Savaş İktidarıdır!




Tesadüf odur ki, bir yoldaşımı, arkadaşımı arıyorum; karşımda ağlayan bir ses. “Kızılay’dayım, bomba patladı!” diyor. Hemen oradan uzaklaşmasını, diğer arkadaşlarla irtibata geçip güvenli bir bölgeye ulaşmasını rica ediyorum. Ardından camı açıp dışarıdan gelen seslere kulak veren, “Evet, bu da silah sesleri sanırım, çatışma çıktı.” diyen ablama bakıp ardından diğer arkadaşlarımı aramaya koyuluyorum. Telefonlarına hemen ulaşıyorum. Şaşırıyorum çünkü önceki bombalı saldırılarda telefonlar kilitlenip kimseyi arayamaz hale geliyorduk. Aklıma gelen herkesle konuşup iyi olduklarını öğrendikten sonra televizyonun başına geçip haberlere bakmaya başlıyoruz. Önceki patlamaların yakınlarında olduğum için sevdiklerime haber verip iyiyim demeye çalışıyordum. Onun telaşı olmadığı için rahattım bu sefer. Ankara’yı karış karış biliyoruz ya, gelen haberlerden patlamanın nerede olduğunu tahmin etmeye çalışıyoruz ailecek. Sonunda buluyoruz. Eve gelmek için bindiğimiz otobüs durağının yakınında olmuş meğerse. Babaannemin şükürleri arasında yeniden yayın yasağının geldiği haberini alıyoruz. Sosyal medyada ise insanların patlamaya ilişkin tespitlerini okuyor; ertesi gün hayatını kaybedenlerin hayat hikâyelerini görüyoruz.


Okuduğumuz bu paragraf edebi dil kaygısı gütmemiş, gayet durumu anlatan, duygusuz, duyarsız birisi tarafından yazıldı. Evet, bu kişi benim. Hayır, bu kişi herhangi birisi...

Her geçen gün insanların duyarsızlaştığına şahit oluyoruz. Suruç’ta yoldaşlarımız katledildikten sonra başlayan fiziki savaş artık bu boyutlara sıçramış durumda. Mesele, artık, iktidarın başlattığı savaşın sonrasında patlayan bombaların sorumluları değil, bizim bunlara alışmamız, tepkisiz kalmamızdır. Bizim için asıl tehlike, halkın, eve, işe, okula giderken metroya otobüse binmeye korkar hale gelmesidir.

İktidarın bu saldırılar sonucunda ‘Teröre alışmamız gerek!’, ‘Türkiye bir Ortadoğu ülkesi!’ gibi söylemlerini buradan okumak gerek. İnsanlar, tüm dehşetiyle devam eden bu savaşa karşı tavırlarını koymadıkları takdirde, iktidarın yaptığı her eylemin meşru politik zeminini hazırlamış olur. İktidarını savaşa borçlu olan bir siyasi otorite ise bu nimetten sonuna kadar yararlanacaktır elbette. Tepkisiz, örgütsüz bir halk kitlesi, iktidar için bulunmaz bir nimettir. Bu nedenledir ki devlet Kürdistan’da sıkışmış, politik hiçbir şey üretemez olmuştur. Çünkü orada örgütlü bir halktan söz ediyoruz.

İçeride ve dışarıda yürütülen savaş politikaları, başkanlık hayallerinden bağımsız düşünülemez. Ortadoğu’da oynanmak istenen ‘derin stratejik’ rol, tam bir fiyaskoya dönüşmüştür. İçeride ise 7 Haziran yenilgisinin intikamını almaya çalışan, durumu tam tersine çevirmeye odaklanan bir vahşet söz konusu. Medyasıyla, devlet imkânlarıyla her an her dakika psikolojik bir saldırı sürdürüyor. Kendi sorumluluğuyla başlattığı çatışmalarda aldığı her darbeye karşı tek ses olunmasını istiyor, ‘milli birlik ve beraberlik’ ile ‘terörü’ bitireceklerini söyleyip yanlarında olmayanları vatan haini ilan ediyor. İktidarın tellalları her gün çıkıp “Ya terörün yanındasınız ya da bizim yanımızda!” çığlıkları atıyor ki savaşa politik bir meşruiyet kazandırsın. İnsanların politik tavırlarını sadece buradan doğru koymasını istemeleri, karşılarına çıkan en ufak sesi dahi ezme isteklerinden dolayıdır.
Bu savaş politikalarının teşhir edilmesi çok önemlidir. Çıkıp da saldırının sorumlusu dahi olmayan birilerine üç soru sormakla olacak bir iş değildir. Bu patlayan bombaları, tek başına iktidar olamayışlarına ve başkanlık sevdasına bağlamak en doğru politik zemindir. Aynı zamanda, bu politikaları teşhir ederken, yaratılan savaş çığırtkanlığına karşı ses çıkarmak da hayati önem taşıyor. Barış vurgusunun önemli olduğunu tutuklanan akademisyenlere yöneltilen sorulara baktığımızda görebiliriz.

Üniversitelerden, savaşla beslenen, eli kanlı devleti teşhir etmemiz, barışı yüksek sesle haykırmaya devam etmemiz gerekiyor.