Sponsor

6 Haziran 2020 Cumartesi

Eko-Öğrenci Hareketi




Ekolojik Kriz

Gezegenimiz yaşamsal bir sorunla karşı karşıyadır: Ekolojik Kriz. Küresel çapta çeşitli düzeylerde çevre felaketleri; uç seviyelerdeki hava olayları; yok olmakta olan türler; önüne geçilemeyen hastalıklar; küresel ısınma ve geri döndürülemez bir kirlilikle hemhal olan havanın, suyun, toprağın durumu bize gösteriyor ki yaşam faaliyetinin tümü, bir daha onarılamaz şekilde ağır tahribat altındadır ve başka bir yöne evrilmediği sürece karanlık bir sona yaklaşmaktadır.

Fail: Kapitalizm

Ekolojik krizin göstergeleri, doğal süreçler içinde meydana gelmedikleri gibi kendiliğinden çözülecek durumlar da değillerdir. Dünya tarihinde insanlık öncesinde de çok büyük yok oluşlar yaşansa da doğal süreç, bütün bileşenleriyle birlikte değişime uyum göstermiş ve yaşam göz kamaştıran zenginliğiyle yeniden ve yeniden var olmayı başarmıştır. Bugün bahsi geçen ekolojik krizin ve böyle giderse meydana gelecek olan kitlesel yok oluşların öncekilerden farkı; sebebinin kapitalizmle şekillenen insani faaliyet olması ve çevre tahribatının çok hızlı bir şekilde gerçekleşmesidir. Özellikle sanayi çağıyla birlikte uygulamaya koyulan seri üretim teknikleri, meta üretimini devasa boyutlara ulaştırmıştı. Devasa üretim, devasa kaynak ihtiyacı demektir. Tarım devrimi öncesinde insan ve doğal çevre metabolizmik bir ilişki halinde iken, kapitalizmle birlikte metalaştırma süreci ekoloji üzerinde artan tahakküme ve dolayısıyla tahribata sebebiyet vermiştir. Özellikle küreselleşme adıyla örülen talan politikaları dünyanın her bir noktasında üretim ve tüketim tarzını değiştirerek, kitlesel yoksullukları ve çığ gibi biriken çevre kirliliğini beraberinde getirmiştir. Milyarlarca dolar kaynak ile finanse edilen reklam endüstrisi ise; ulaşabildiği bütün insanları manipüle ederek, tüketimi, var olmanın mutlak bir biçimi gibi göstermiştir.

O Halde İsyan!

Bütün bunlar karşısında bugün dünya çapında ekolojik krize karşı örgütlenen isyan dalgası dünya tarihinde ilk defa bu boyutlara ulaştı. Çocuklar başta olmak üzere geleceği yok edilen binlerce insan, sokaklarda iklim krizinin önüne geçmek için çeşitli protestolar gerçekleştirdi. Dünyanın birçok kentinde iklim acil durumu ilan edilmesi sağlandı. Bizler çocuklar, gençler, yetişkinler ve yaşlılar olarak, her renkten, her milletten insanlar olarak aldığımız her nefeste bizi ve diğer canlıları zehirleyen, hayatlarımızı ve geleceğimizi griye boğanlara karşı yeşil bayraklarımızı isyan için yükselteceğiz. Bizi yok olmanın eşiğine kadar getirenlere karşı her adımda iklim krizi hakkındaki gerçekleri haykıracağız. Gelinen son noktada insanlığın doğa ile kurduğu ilişkide yabancılaşmayı aşarak insanlığın, doğanın bir parçası olduğunu hatırlatmak üzere yepyeni bir dünyayı eşitlik tohumlarıyla besleyeceğiz.

Onların düşmanı oldukları ne varsa; yaşama gücüyle, bir sincabın özeniyle, bir derenin akış hızıyla, bir gökkuşağının parıltısıyla, yağmurun tek bir damlasından milyonlar olmasıyla, bir filizin toprağı itmesiyle, bir sabah gözümüzü açtığımızda her yeri saran çiyin sessizliğiyle, koca koca dağları çevreleyen sis gibi kuşatarak ve bin yıllık bir ağacın hiddetli dinginliğiyle yürüyeceğiz üzerine paranın saltanatının ve şirketlerin, bankaların, yaşamın düşmanı olan bütün iktidarların…

Eko-Öğrenci Hareketi;

• Amfilerden, sınıflardan, ekolojik krize karşı yükseltilen bir isyan bayrağıdır.
• Ekolojik krizin temel sebebinin, kapitalist sistem ve küreselleşme politikaları olduğunu bilir.

• Ekolojik krize bir çözüm olabilmek için atılacak her adımın ufkunda, mutlaka sistem değişikliği olması gerektiğini; ama bugünün mücadelesinde de gündelik kazanımların (karbon emisyonlarını azaltma, enerji tasarrufu, ağaçlandırma çalışmaları vs.) aciliyetini ve gerekliliğini kabul eder.
• Bireysel olarak yapabileceklerimizin ötesine geçmek, birbirimizin teorik ve pratik gelişimini arttırabilmek ve mücadele hattında çok daha fazla etkili olabilmek için örgütlü mücadeleyi esas alır.
• Her türlü tahakkümden ve sömürüden beslenen egemenlere karşı ezilenlerin mücadelesini tanır ve dayanışma gösterir.
• Irkçı, cinsiyetçi, homofobik, transfobik, türcü söylem ve davranışı barındırmaz.

Sosyal Medya Hesapları;

Site: https://ekoogrencihareket.wordpress.com

Twitter: https://twitter.com/EkoOgrenci

Instagram: https://www.instagram.com/ekoogrenci/

Köstebek Akademisi


KÖSTEBEK AKADEMİSİ KAZMAYA DEVAM EDİYOR


Türkiye’de ve dünyada üniversitelerin, sermaye gruplarının sertifika/kariyer programlarıyla ‘eleman’ yetiştirme sahasına dönüştüğünü ve yine sermaye gruplarının desteklediği araştırma projeleriyle bilginin metalaştırıldığı alanlar haline geldiğini uzun zamandan beri biliyoruz. Kampüsler tekno-kentlere dönüştürülmeye başlanalı çok oldu. Eğitim/öğretim sisteminde öğrencilerin, bilginin üretimi sürecinden dışlanması ve üniversitenin nesnesi haline gelmesi ise neredeyse yüzyılı bulacak.

Bugün ise Türkiye özelinde, artan faşizm koşullarında ihraçlar ve soruşturmalarla iyice niteliksizleşen üniversiteler, rektör atamalarıyla ve sağcı kadrolaşmalarla fetih politikasının hedefi haline gelmiş, dindar ve kindar nesil yetiştirme aracına dönüşmüştür.

Üniversitelerin getirildiği bu hal karşısında bir itiraz ve alternatif bir akademi yaratma çabası olarak Köstebek Akademisi’nde buluştuk. İktidarın belirlediği alanlar ve kurallar dışında alternatif akademiyi sürdürme iddiasını taşıyoruz. Temel amacımız, elbette bir başkaldırı olarak iktidar ve sermaye üniversitelerine karşı başka bir alternatifin mümkün olduğunu göstermektir. Bunun içindir ki Köstebek Akademisi’ni kurduğumuzdan beri, sermayenin bilimi tekeline almasıyla satılabilir bilgi üretmeye zorlanan üniversitelere karşı “başka bir üniversite mümkün!” diyerek bilgi üretimi ve aktarımı sürecinin ortak öznelerini yaratmak için mücadelemizi sürdürüyoruz.

Önceleri öğrenciler olarak kendi aramızda faydalanabileceğimiz alternatif bir ders imkanı olarak kurguladığımız bu akademide, şimdi totaliter rejim koşullarında çoğunluğu ihraç edilen akademisyenlerle açık dersler yapıyoruz. İhraçlar yoluyla aralarına set çekilen hocalar ve öğrencilerin buluşmasını ve tartışmasını hedefledik, hedefliyoruz. Köstebek Akademisi’nin derslerini canlı ve cansız yaşama dair tüm konular oluşturur. Bu kimi zaman feminizm olur, kimi zaman hukuk okur, kimi zaman görsel sanatlar, evrim, sosyal bilim tartışmaları, Marksizm…

Türkiye politik atmosferinde, bütün baskılara rağmen akademinin biat etmeyeceğini göstermek adına bir kez daha ‘Özgür Bilim Demokratik Üniversite’ talebimizi yineliyoruz.

Sosyal Medya Hesapları;

Web Site: https://kostebekakademisi.org

Twitter: https://twitter.com/KostebekAkademi

Instagram: https://www.instagram.com/kostebekakademi/

Youtube: https://www.youtube.com/channel/UC6jRUYHwWuRRfNppw1yeACg

21 Nisan 2020 Salı

ÜNİVERSİTELİLER AÇISINDAN COVİD-19 BİLANÇOSU


Covid-19 sebebiyle kimimiz evlerde kalırken kimimiz de yaşamımızı devam ettirebilmek için çalışmak durumunda bırakılıyoruz. Eşitsizliği derinleştiren bir pandemi sürecinin içerisindeyiz. Ve üniversiteliler olarak neler yaşadığımızı, salgının hayatımızdaki etkilerini bir rapor haline getirdik. Sizlerle paylaşmak istiyoruz. 
*Raporun görsel hali yazının sonundadır.



ÜNİVERSİTELİLER AÇISINDAN COVİD-19 BİLANÇOSU

Birkaç ay içerisinde pandemiye dönüşen, sosyal etkileşimi asgari düzeye indirme zorunluluğu ile tüm dünyada zorunlu ya da tercihi karantina koşulları yaratan Covid-19, Aralık 2019’da Çin’de ortaya çıkmıştı. Tüm dünyada hızla yaygınlaşan Covid-19’un yarattığı koşulların Türkiye’deki izdüşümü, henüz bir ayını doldurmuş bir karantina süreci oldu. Bu raporda, karantinanın üniversite öğrencileri açısından bilançosu ortaya konulmaya çalışılacaktır.
13 Mart 2020 tarihinde YÖK üzerinden üniversitelere bildirilen mesajla 16 Mart’tan itibaren 3 haftalık süre ile eğitime ara verileceği duyuruldu.  Ardından 23 Mart tarihinde YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın “Bu sene bahar dönemi eğitim öğretim sürecini sadece uzaktan eğitim, açık öğretim ve dijital öğretim imkanları ile sürdürmeye karar verdik. Yani bahar döneminde yüz yüze eğitim yapılmayacaktır.” ifadeleri ile eğitim ve öğretimin devamına yönelik çizilen yol haritası, kamuoyuyla paylaşıldı.
Geçtiğimiz 1 ay itibariyle birçok üniversitede başlatılan uzaktan eğitim pratiği, gerekli hazırlığın yapılmamasından ve doğru yönetim eksikliğinden kaynaklanan birçok sorunu ve mağduriyeti de beraberinde getirdi. Bu raporda bahsi geçen sorunlar ortaya konulurken izlenecek perspektifin genel odağı öğrenciler olacaktır. Bu tercih özelleştirilmiş bir çalışma yapma çabasından ibaret olup ülke genelinde işsizler, işçiler, emekçiler, mülteciler ve yoksul halklar için karantina sürecinin hayati problemleri de beraberinde getirdiğinin bilinciyle herhangi bir değer atfı ile önem sıralaması yapılmamıştır.
Yaşanan mağduriyetler üç başlık altında gruplandırılabilir: Uzaktan eğitimin sorunları, karantina süreci ile birlikte öğrenciler açısından yaşamın idamesi ve diğer sorunlar.

Uzaktan Eğitimin Sorunları

23 Mart tarihi itibariyle eğitimin dijital platformlara taşınması ile birlikte, 2019-2020 akademik yılının bahar döneminin bu değişim doğrultusunda yeniden planlanması gerekti. Bu planlamaya göre eğitimin açık öğretim ve dijital öğretim imkanları ile sürdürüleceği duyuruldu. Öğrencilerin yüz yüze kaldığı en yaygın problem, sahip olunan imkanların eşitsizliğinin getirisi olarak uzaktan eğitime erişim sağlamak için elzem nitelikte olan internet altyapısı ve elektronik cihazların eksikliğiydi.
21. yüzyılda, iletişim olanaklarının bunca geliştiği bir dönemde, Türkiye’de öğrenim görmekte olan üniversite öğrencileri, özellikle büyükşehirlerde; barınma, beslenme, ulaşım gibi hayati ihtiyaçlarını ailelerinden gelen herhangi bir destek olmaksızın sürdüremezken internete erişim olanakları da sınıfsal bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Öğrencilerin mağduriyetlerini dile getirmelerine karşın yetkililerden gelen ‘’Okulu dondurma hakkı’’ açıklamasıyla birlikte, söz konusu sınıfsal niteliğin karar alma süreçlerinde dikkate alınmayacağına yönelik duyulan endişe somutlaşmıştır. Okulu dondurma hakkı ile ilgili verilen sürede hem sınavlara dair izlenecek yolun aktarılmamasından doğan belirsizlik hem de dondurma dahilinde dönemlik ya da yıllık uzama sürecinde KYK bursu alımının devam edilip edilemeyeceğinin belirtilmemiş olması öğrencilerin durumunu zorlaştırmaktadır. Eğitime erişim sağlayamayan öğrenciler gibi erişime sahip konumdaki öğrenciler de çeşitli problemler yaşamaktadır. Dijital platformda yapılmaya başlanan derslerde sistemsel sorunlar ortaya çıkmakta ve öğretim görevlilerine gerekli teknik ve teorik destek sunulmamaktadır. Karşılaşılan sorunlar, alt başlıklar halinde ortaya konulacaktır.
  • Canlı Yayınlarla Sürdürülen ve/ya Sistem Üzerinden Erişime Açılan Ders Niteliği
Altyapı eksikliği ve internete erişimden kaynaklı olarak ders esnasında internet bağlantısının kopması, sistemin öğrenciyi dersten atması, sürekli gerçekleşen görüntü donması, ses kesintisi, sesin boğuk yahut derinden gelmesi, yavaşlama vb. problemler yaygın olarak görülmektedir.
Tüm bunlara 2-3 saatlik sürelerde işlenen konuların birçok okulda 1 saate sıkıştırılma zorunluluğu eklenince konular eksik ve derinleşmeden anlatılmakta ve eğitimin niteliğinde ciddi kayıplar gözlemlenmektedir. Konu anlatımlarındaki eksiklik, ödevler ile giderilmeye çalışılarak sürecin taşıyıcılığı ve sorumluluğu öğrencilerin omuzlarına yüklenmiştir. İçerisinde bulunulan koşulların olağanüstü niteliği göz önüne alındığında bu sorumluluk birikimi, birçok parametre sebebiyle zorlaşması muhtemel olan pandemi sürecini, öğrenciler açısından daha çok zorlaştırmış ve çoğunlukla psikolojik ve belli ölçülerde fizyolojik sağlık kaybına yol açmıştır.
İnternet üzerinden gerçekleştirilen bilgi aktarım sürecinin tek taraflı niteliği, öğrencileri tartışma olanağından yoksun kılmakta ve öğrenim sürecinin öğretim görevlisinin anlatımından alınabilecek bilgiye indirgenmesine sebep olmaktadır. Mevcut üniversitelerde zaten kısıtlı olan özgür tartışma ortamı uzaktan eğitim ile birlikte sıfırlanmış, öğrenciler edilgen bir konuma itilmiş ve hoca otoritesi oldukça güçlenmiştir.
Planlanmadan ilerleyen bu eğitim süreci; altyapısı olmayan üniversitelerin eğitimi ertelemek zorunda kalmasına sebep olmaktadır. Uzayacak bir dönem, geleceğe dair planların ertelenmesine ve kişilerin kendi ayakları üzerinde durabileceği bir geleceği belirsizleştirmektedir.
Öğrencinin özel alanı olup olmadığı bilinmeden, internete erişimi sorgulanmadan, internete erişebilecek teknik araçlar sağlanmadan, süreç göz önüne alındığında öğrencilerin bakmakla yükümlü olduğu yaşlı, hasta, çocuk olma ihtimali es geçilerek ve hatta öğrencinin sağlık durumu kontrol edilmeden zorunlu tutulan dersler ve derslere katılım üzerinden yapılan puanlamalar; olması gereken kriz yönetiminden uzaklığımızın göstergesidir.
COVİD-19 pandemi süreci öncesi var olan öğrenciler arası fırsat eşitsizliği, bugün kendini en açık şekli ile ortaya koyarken sorumlular bu bariz gerçeği dikkate almamaya ve ancak herkesin eşit olduğu koşullarda faydalı olabilecek tedbirleri öne sürmeye devam etmektedir. Alınan tedbirlerin var olan eşitsizlikleri derinleştirdiği alenen görülmektedir.

  • Online Sınavlar
Devam eden eğitim sürecinin sınav ayağının nasıl bir şekil alacağı, büyük oranda aydınlatılmamış bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bazı üniversitelerde, henüz ders içeriği anlatılmayan dersler ile alakalı ödevler, sınav puanına denkleştirilmek üzere verilmektedir. Bazı üniversitelerin açıklamalarında ise sınavların karantina sürecinin bitimiyle yapılacağı belirtilmektedir. Fakat genel itibariyle üniversitelerin birçoğu, konuyla ilgili net bir cevap üretebilmiş değildir. Online sınav yapmaya başlayan üniversitelerde ise çeşitli arızi durumlarla (Halihazırda sınavların kendisi eleştiriye açıkken buna ek olarak 15 saniyede cevaplama şartı gibi sınav mantığına aykırı uygulamalarla sınavlar yapılması vb.) sıklıkla karşılaşılmaktadır.
Karantina öncesinde zaten oldukça niteliksizleştirilen üniversitelerde bugün tabir-i caizse eğitimden uzak bir uzaktan eğitim uygulaması çalışmaları sürmektedir. Akademik süreç görünüşte bir şekilde ilerlemeye devam etse de esas sorun, memleketlerine dağılan ya da okuduğu şehirde kalmaya devam eden öğrenciler açısından hayatlarını devam ettirme sorunudur.

Karantina Süreci ile Birlikte Öğrenciler Açısından Yaşamın İdamesi

Öğrencilerin birçoğu normal koşullar altındayken bile bir yandan okumak bir yandan çalışmak zorundadır. Bu gerçeklik karantina sebebiyle evden çıkamaz durumdaki öğrencilerin yaşamlarının devamlılığını, kendilerini yeniden üretmeleri için gerekli imkanlara ulaşmalarını güçleştirmektedir. Üniversite öğrencileri, genelde istihdamın en güvencesiz noktasında, hizmet sektöründe çalışmakta ve bu sebeple bu gibi bir kriz anında en çok etkilenen gruplar arasında yer almaktadır. Hizmet sektörü kapsamındaki neredeyse bütün işletmelerin kapalı olması, yaşamak için çalışmak zorunda olan öğrenciler açısından gelirsiz kalmak anlamına gelmektedir. Ayrıca okulların kapatılması ile bazı okullarda kısmi zamanlı olarak çalışan öğrenciler gelirsiz kalmışlardır. Gelirsiz kalan ya da aylık 500 liralık KYK bursu ile geçinmek zorunda kalan öğrenciler için beslenme, barınma, ulaşım, iletişim ve kitaplara erişim gibi ihtiyaçların karşılanamama durumu ise birçok öğrencinin her gün deneyimlediği bir gerçek halini almıştır.
Pandemi süreci sebebiyle eğitimini uzatmak durumunda kalan öğrencilerin ödediği/ödeyeceği harçlar ve aldığı burslar ise gizemini koruyan diğer meseleler arasında yer almaktadır. Ne YÖK ne de üniversite yönetimleri tarafından açığa kavuşturulmayan bu belirsizlik, okurken bir yandan çalışmak zorunda olan çoğu öğrenci için hayati bir önem taşımaktadır. Söz konusu mağduriyetleri yaşayan öğrencilerden harç alınması, burslarının kesilmesi, yurt hakkı süresinin dolması vb. durumlar üniversitede eğitim alıyor olmayı yaşam savaşı vermekten farksız hale getirecektir. Ayrıca normal zamanlarda da ikinci öğretimlerin ödediği harçlar eşitsizlik doğurmaktadır. Bu süreçte birinci öğretimlerden farksız olarak online eğitime tabi tutulmaları, harç paralarını ödememelerini gerektirirken konuyla ilgili bir açıklama yapılmış değildir.
Bir diğer sorun ise ailelerinin yanına, memleketlerine dönen öğrencilerin koşullar sebebiyle kalamadıkları özel yurtların ve öğrenci evlerinin kirası meselesidir. Kiralar ve barınma politikaları bütün toplumu ilgilendiren kamusal bir durumdur. Kalınamayan evlerin ve özel yurtların kiralarının/aidatlarının ödenip ödenmeyeceği sorunu, mülk sahiplerinin tasarrufuna ve insafına bırakılamayacak kadar kritik bir meseledir.
Türkiye sınırları içerisinde yaşayan 7 milyon 740 bin üniversiteli öğrenci vardır. Ancak bu öğrenciler arasında yalnızca 700 bin civarı kişi Yükseköğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu’na bağlı yurtlarda kalabilmektedir. Veriler arasındaki bu sayısal uzaklık, barınma ihtiyacının olağan koşullarda dahi olması gerektiği şekilde karşılanmadığının göstergesidir. Pandemi sebebiyle yurtlardan kaynaklı mağduriyetlerin boyutu ise 700 bin civarı öğrencinin bahsedilen problemlerle yüz yüze kaldığı düşünüldüğünde oldukça yüksektir.

Diğer Sorunlar

Karantina sürecinden önce özel üniversitelerde ve vakıf üniversitelerinde ödenen okul, servis ve yurt paralarının geri ödemeleri hala yapılmamıştır ve hatta bununla ilgili bir açıklama da henüz gelmemiştir. Ulaşılamayan hizmetler için öncesinde ödenmiş ücretler ne olursa olsun geri ödenmelidir.
Eğitime verilen aranın belirsiz bırakılması, öğrenci yurtlarının süreli veya süresiz kapatılması, öğrencilerin büyük bir kısmının çalıştığı hizmet sektöründeki yerlerin kapatılması, faaliyetlerinin denetlenmesi, sınırlandırılması birer olağanüstü hal tedbiri olduğundan kanunla düzenlenmesi gerekirken eşitlik ve güvenlikten uzak olan “Cumhurbaşkanlığı Kararı” ve “Bakanlık Genelgesi” ile düzenlenmesi öngörülebilirlik açısından sorun yaratmakta ve keyfiliği beslemektedir.
Karantina sürecinin ilk günlerinde umreden dönen insanların karantinaya alınması için gece saat 03:00 civarında KYK yurtlarının boşaltılması, tahliye sürecinde öğrencilerin birçok eşyasının içeride kalması ve taşıma ve başka bir yurda yerleştirme sürelerinde sağlıklarının riske atılması, üniversiteliler açısından karantina sürecinde yaşanmış en büyük sorunlardandır. Aradan geçen süreye rağmen söz konusu mağduriyeti yaşayan öğrencilerin sağlık durumları ve eşyalarının akıbeti konusunda, yönetim tarafından herhangi bir açıklama yapılmamıştır ve kamuoyu bilgilendirilmemiştir.
İlk ayın sonlarına doğru gelen iki günlük sokağa çıkma yasağının kamuoyuyla yasaktan iki saat önce paylaşılması, evlerine herhangi bir stok yapma olanağı bulamayan öğrencileri ve diğer tüm insanları ivedilikle sokağa çıkıp alışveriş yapmaya itmiş ve bu da halk sağlığını ciddi bir şekilde tehlikeye atmıştır.
Hastalığın bulaşmasını engellemek için en temel araçlardan olan maskelerin temininin devlet tarafından karşılanacağı açıklansa da bu açıklamayı izleyen birkaç gün içerisinde maske dağıtımı henüz gerçekleşmediği halde satışlar yasaklanmıştır. Halkın diğer tüm kesimleri gibi maskesini alamayan öğrenciler de temel ihtiyaçlarını giderme amacıyla dahi olsa evlerinden çıkamaz hale gelmiştir. Ayrıca tek kullanımlık maskelerin bir tanesinin en ucuz satış fiyatının 3-4 TL olduğu düşünüldüğünde, ellerine maske ulaşmayan öğrencilerin sağlığı hala görmezden gelinmektedir.
Pandemi sürecini sağlıklı atlatmanın en önemli koşullarından birinin de sağlıklı beslenme ve bağışıklık sistemini yüksek tutma olduğu bilinmesine rağmen kendisi işsiz kalan yahut geçimini sağlayan aile üyeleri işsiz kalan (yahut ücretsiz izne ayrılmak zorunda bırakılan) öğrencilerin beslenme sorunu da sorumlular tarafından bahse konu olmamıştır.
Dezenfektan veya kolonya fiyatları birçok öğrencinin karşılayamayacağı miktarda iken temel hijyen kiti temini konusunda hiçbir adım atılmamış, hatta gündeme dahi getirilmemiştir.
Pandemi sürecinde psikososyal destek; sonrasında ortaya çıkabilecek psikolojik uyumsuzlukların önlenmesi, toplum düzeyinde ilişkilerin yeniden kurulması/geliştirilmesi ve etkilenenlerin güçlenmeleri açısından kritiktir. Bu noktada öğrencilere yönelik (toplumun geri kalanında olduğu gibi) herhangi bir destek sağlanmamış olmakla beraber öğrencilerin online olarak erişime açılan tiyatro, konser, kitap, makale gibi olanaklara ulaşması yukarıda bahsedildiği üzere internete erişim sıkıntısı sebebiyle mümkün olamamaktadır.
Bu süreçte ailelerinin yanına dönmek zorunda kalan kadın ve LGBTİ+ öğrenciler açısından artan toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddet biçimlerine karşı herhangi bir koruyucu önlem alınmamakla beraber bahsi dahi edilmemektedir.
YÖK 2019 verilerine göre engelli öğrenci sayısı 47.751 iken engelli öğrencilerin sorunlarını öncelemek bir yana gündem dahi edilmemiştir.
Gündelik çalışanların, işsizlerin, evsizlerin, mültecilerin ve genel olarak yoksulların durumu zerre kadar düşünülmeden yapılan evde kal çağrıları karşısında evde kalamadığını dile getiren insanların aldığı cevap, “geber” olmuştur.
İnsanlar, karantina koşullarında hayatta kalmaya çalışırken tam bir ekolojik yıkım olan Kanal İstanbul Projesi’nin ihaleleri yapılmaktadır ve aynı günlerde insanların cep telefonlarına yollanan “Biz bize yeteriz” mesajlarıyla para toplama kampanyaları yürütülmektedir.
Aynı zamanda sokaklarımızı, mahallelerimizi paylaştığımız diğer canlıların, sokakta yaşayan kedilerin ve köpeklerin insanlar karantinadayken aç kalmamaları için merkezi yönetimler tarafından herhangi bir uygulama gerçekleştirilmemektedir.
Meclisten “İnfaz Yasası” adıyla bilinen muhalifleri içeride tutmaya ve katil zanlılarını, tecavüz faillerini dışarı salmaya yarayacak kararlar çıkmaktadır. Muhalif kişilerin attığı tweetler bahane edilerek keyfi gözaltılar sürmekte ve ayrıca 70 bin öğrencinin ve onlarca profesyonel gazetecinin bulunduğu hapishanelerdeki tutuklular açısından uygun hijyen ortamı sağlanmamaktadır. Pandemi süreci fırsat bilinerek infaz yasasına getirilen değişikliklerin öğrenci siyasi tutsaklar açısından da infaz rejimine ters bir şekilde yeniden cezalandırma pratiği olduğu ortadadır. İnfaz düzenlemesinde aftan muaf tutulan “terör suçları”nın hangi suçları kapsadığının belirsiz olması ve ne kastedildiğine dair açıklamanın yapılmamış olması ile toplumsal muhalefete bir nevi göz dağı verilmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda terör suçlarının yer almaması da bahsi geçen suçların muğlaklığını derinleştirmektedir. Buna ek olarak 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nda (TMK) yer alan terör tanımının belirsizliği de hak ve özgürlüklere getirilen keyfi kısıtlamaların önünü açmaktadır.
Ayrıca bu infaz yasasındaki değişiklik sonrasında şiddet faili insanların tahliye edilmesi ile birlikte, karantina koşulları altındaki evlerde kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddetin arttığı verilerle desteklenen bir gerçek iken, iktidar tarafından konuyla ilgili herhangi bir düzenleme yapılmamaktadır.

Sonuç Yerine:

Karantina süreci beraberinde onlarca sorunu getirse de genel olarak sürecin yönetimi, Covid-19 pandemisinden çok önceden beri bir kriz içinde bulunan siyasal iktidarın el yordamıyla, deneye yanıla yöntemleriyle yürütülmektedir. Sürece dair güncel gelişmeler de ekranlara çıkan bakanların sınırlı açıklamaları veya bu bakanların sosyal medya üzerinden 280 karakterlik açıklamaları yoluyla, pek de şeffaf olmayan bir şekilde halkla paylaşılmaktadır. Son dakika alınan kararlar milyonlarca insanın sağlığını riske atmakta; pek çok işletmede işçilerin payına ya zorunlu çalıştırılma ya da ücretsiz izin düşmektedir. Serbest piyasa ekonomisinin ayakta kalmasını sağlamak uğruna, zorunlu olmayan sektörlerin çalışmaya devam etmesine, yüzlerce çalışanın bir arada bulunduğu fabrika ve inşaat alanlarının işler kalmasına izin verilmektedir. Çalışan, işten çıkarılan veya uzun süredir geçinmekte büyük zorluklar çeken üniversite öğrencileri açısından süreç aşılması gereken birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Sürecin kontrol altında olduğu izlenimi başından beri verilmeye çalışılsa da rapor boyunca bahsedildiği üzere aşılması gereken bu sorunlar ya görmezden gelinmiş ya da bu sorunların üzeri örtülmüştür.



Elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce yaşadıklarımızı rapor haline getirmeye çalıştık. Biliyoruz ki raporumuzda belirtmiş olduğumuz bütün sorunlar, yaşadığımız bütün sıkıntılar iktidarın süreci yönetememesiyle birlikte içerisinde bulunduğumuz sistemin, kapitalizmin getirdiği sorunlardır. Bu sorunları dillendirmekten vazgeçmeyecek ve yaşadıklarımızın kaynağı olan kapitalizme karşı da mücadele etmeye devam edeceğiz. Herkese sağlıklı günler diliyoruz.

*Raporu YouTube'dan da dinleyebilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=zQf9wRY6P4E&t=33s












13 Kasım 2019 Çarşamba

DirenÜniversite'den Yoksulluğa Karşı Kadıköy'de Maskeli Eylem: “Yoksulları İntihara Sürükleyen Kapitalist Düzeniniz Batsın”




DirenÜniversiteli öğrenciler kapitalizmin insanları sürüklediği yoksulluğa ve ölümlere karşı Kadıköy'de sokağa çıktı.


"Bu ülkede 4 kardeş, 4 yetişkin insan; bu sefil düzen içersinde sessizce intihar etti.
Bizler bu sessizliği bozmak zorundayız" diyerek Kadıköy'de Joker, V For Vendetta, Salvador Dali maskeleri, mor ve gökkuşağı renkli maskeler ile yürüyüş yaptı.

Bizleri genç işsizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe mahkum eden kapitalizmin çarkları arasına bedenlerimizi bırakmak istemiyoruz diyen DirenÜniversiteli öğrenciler eylemlerinde sık sık "İsyan, Devrim, Özgürlük; Yaşasın Devrim ve Sosyalizm; Zenginlere Cennet, Yoksullara Sefalet, Ya Adalet Ya Kıyamet; Milyonlar Aç, Milyonlar İşsiz, İşte Kapitalist Düzeniniz" sloganlarını attı.

Öğrenciler eylemlerinde Şili, Lübana, Ekvador, Haiti ve dünyadaki yoksulluğa, neoliberalizmin yarattığı tahribata karşı sokakta olan halklara da "Dünya yanarken bu sokaklar susar mı sandınız? Dünyada dolaşan hayalet burada." diyerek selam yolladı.
DirenÜniversiteli öğrenciler eylemlerini; "Bu halkı açlığa ve ölümlere mahkum edenler bilsin ki iktidarınızı da yıkacağız, kapitalist
düzeninizi de yıkacağız!" diyerek bitirdiler.






24 Ağustos 2019 Cumartesi

Kimse Dokunamaz Bizim Suçsuzluğumuza – Cansu Eski


Sessizliğin ortak olmak olduğunu bilmez mi sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, ses çıkarmak için. Sıra gelmeyecek olsa dahi, haksızlığa karşı tek ses olma zorunluluğumuz yok mudur? Zulüm, haksızlık, eşitsizlik midir Kürt’e reva görülen? Daha mı değerlidir İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşayanın iradesi? Gözsüz, kulaksız, dilsiz mi olacağız? Sessizliğin ürperticiliği yakmaz mı bizi?

Fotoğraf: Beritan Canözer | Jin News

“Diyarbakır, Mardin ve Van’da seçilmiş olan Belediye Eşbaşkanlarının yerine kayyum atandı. Toplam 418 kişi gözaltına alındı.”
“1980 yılında gözaltında kaybedilen oğlu Hayrettin Eren’i arayan Elmas Eren’i kaybettik.”
“Ayşegül Tözeren gece yarısı evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Gerekçe söylenmiyor. 24 saat avukat görüşüne dair kısıtlılık kararı var.”
“İzmir’de orman yangını günlerdir sürüyor.”
Katran karası haberleri okuyoruz günlerdir. Gördükçe, duydukça bilenen öfkemize tanıklığın utancı ekleniyor.
Gözümüzün önünde Elmas annenin acıyla, öfkeyle, dirençle bakan gözleri. Ellerinde oğlunun fotoğrafıyla, duruşu zalimlere karşı, kararlılıkla. Devlet şiddetinin en yakıcı haliyle kalsa da karşı karşıya; direnmesi zulme, durması karanlığın karşısında tüm ışığıyla. “Ben oğlumu kaybettim, siz insanlığınızı kaybetmeyin” sözleri, belki de hiç insanlığını bulamayacaklara.
Hissediyoruz sıcaklığını, alev alev yanıyoruz biz de yanan tüm canlarla. Yanıp küle dönen her ağacın, soluğu kesilen her canın utancı yerleşiyor içimize. Acılar yalnızca insanlar için değil bu coğrafyada.  Gözümüzün önünde hepsi. Kazındı hafızalara.
Pir-ü pak olmadı bu ülke hiçbir zaman. Acıyla, öfkeyle, kayıpla, adaletsizlikle, binbir keşmekeşle açtığımız gözümüzü, çok oldu. Tıpkı açtığımız gibi Ağustos’un 19’una gözümüzü, bir siyasi darbeyle. Diyarbakır, Van, Mardin Belediyelerine atanan kayyımlarla, polis kuşatmasında. Gasp edilen iradesi halkın, yankılandı ülkenin her sokağında, girdi tüm evlerin içine, kazındı tek tek tüm hafızalara “Bizim oyumuz haram olsun! Zehir zıkkım olsun!” çığlığıyla. Adaletsizliğe, hukuksuzluğa karşı iradesine sahip çıkması halkın, büyüterek direnişi, terk etmemesi sokağı. Polis saldırısı sonra, biber gazı, plastik mermiler, işkenceler, gözaltılar… Hepsi çok tanıdık, hepsi kazındı hafızalara.
Saray’ında oturduğu koltuk sallantıda olan, kayyım yoluyla almaya çalışıyor kaybettiği belediyeleri. İradesine, onuruna sahip çıkanlar tarihin çöplüğüne gömecek bu zihniyeti.
Biliriz biz kayyımları. Hırsızlıklarıyla, yolsuzluklarıyla, israflarıyla, bıraktıkları trilyonlarca borçla biliriz. Kapatılan kadın birimlerinden ve dayanışma merkezlerinden biliriz. Kadın emeğine, mücadelesine, özgürlüğüne, kazanımlarına saldırılarıyla biliriz. Kadınların başka bir dünya kurma umuduna darbeleriyle biliriz. Sanata düşmanlıklarına, doğaya düşmanlıklarına, güzele dair ne varsa düşmanlıklarına tanığızdır.
“Bugün bu gidişatı durduramazsak yarın bu çemberin içine herkes girer. Sessizliğinizi bozun.” sözlerinin ağırlığı var üstümüzde. Sessizliğin ortak olmak olduğunu bilmez mi sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, ses çıkarmak için. Sıra gelmeyecek olsa dahi, haksızlığa karşı tek ses olma zorunluluğumuz yok mudur? Zulüm, haksızlık, eşitsizlik midir Kürt’e reva görülen? Daha mı değerlidir İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşayanın iradesi? Gözsüz, kulaksız, dilsiz mi olacağız? Sessizliğin ürperticiliği yakmaz mı bizi?
“Demokratik sistemin ruhuna aykırı” dedi kayyımlar için; Sur, Cizre, Silvan, Nusaybin yakılırken başbakan olan. Oylarımızın helal oy olmadığını söyledi sonra birileri, çünkü kendi oylarıydı yalnızca helal olan. İkiyüzlülükleri, vicdansızlıkları kazındı hafızalara.
Göz önünde her şey, çırılçıplak, fışkırıyor gerçekler. Çaresizlik, çıkışsızlık sonucu saldıran iktidara, coğrafyanın kader olduğunu söyleyenlere inatçı direncimizle cevap vereceğiz. Tarihten biliyoruz; son sözü söyleyen de dünyayı güzelleştiren de direnenler olmuştur her zaman.
Giderayak altında kalacakları enkazları yaratanlar bilsin; biz, halkız. Milyonlarcayız. “Ne kırlarda direnen çiçekler, ne kentlerde devleşen öfkeler” elveda demeyecekler. Yeryüzünü aşkın yüzü kılacağımız yollar engebeli, zorlu, kayıplı da olsa biz o yolu yürüyeceğiz, omuz omuza, hakikatin peşinde. Göğün kucağına gidenlerin ardından bakarak göğe, yollayacağız selamımızı.
Bağrımıza bastığımız taşları oynatacağız yerinden. O taşlarla döşeyeceğiz bütün halklarca, beraber yaşayacağımız günlerin yolunu. Ve o taşlar yıkacak sarayınızı. Altında kalacaksınız. “İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”
Gökyüzüne hasret olanlara bin selamla.
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

7 Temmuz 2019 Pazar

Üniversite Güncesi Ve Biraz Politika – Eren Devran



Bunca yıl baskı ortamında ‘kindar ve dindar’ bir nesil yetiştirmenin gölgesinde büyüyen bu nesil AKP’nin baskı ortamından bir nebze olsun kurtulabileceği bilinciyle oyunu kullandı. Bu seçim AKP iktidardayken büyüyen bir neslin, ‘bu iktidardan kurtulabiliriz’ çığlığıydı.


Üniversiteler sevabıyla günahıyla bir seneyi daha geride bıraktı. Bize de geçen bir seneyi değerlendirmek kaldı. Bir seneyi değerlendirdikten sonra da malum bir seçim -pardon iki seçim ama birisi iptal oldu sonra bir seçim daha; ama o da aynısıydı ya da öyle miydi yani iki seçim yaşadık ama aynıydı ya da değil miydi? Sonuçta tam olarak anlatamadığımız yerel seçimi de geride bıraktık (kafamız karıştı sanmayın, biz gayet netiz, aşağıda anlatacağız). Elbette seçimin bir belirleyeni de üniversitelilerdi. Gezi’den önce bir ilerleme dönemi kaydeden ve özellikle Gezi’den sonra açığa çıkan muhalif üniversiteli kimliği yaklaşık 4-5 senedir seçimlerin önemli bir belirleyeni oluyor. AKP, ülkedeki sonuçların tersine üniversitede geri sıralarda yer alıyor. Bu gibi konular üzerine biraz karalayıp yazıyı bitireceğiz.
Elbette üniversitede yaşananlar ne seçimlerden ne ülkede yaşananlar ya da ülke konjonktüründen (bu daha havalı) bağımsız değil. Malumunuz üniversiteler uzun süredir baskı altında, Barış Bildirisi’ni imzalayan hocalarımızın atılmasından önce başlayan bir süreçten bahsediyoruz. Üniversitede öğrenciler üzerine sürülen özel güvenlik ve polis saldırıları, soruşturmalar, üniversite içinde ‘siyaset yaptırmama’ anlayışı AKP’nin üniversiteyi fethetme politikasının bir parçasıydı. Saray’ın üniversiteleri fethetmek için elindeki bütün imkanları kullanması bunlarla da sınırlı kalmadı; üniversitedeki rektörleri kendisi atadı, muhalif hocaları üniversiteden ihraç ettirdi (hatta sonrasında hapis cezası alan hocalarımız da oldu), muhalif-sosyalist kimliğiyle öne çıkan öğrencileri okuldan uzaklaştırmak ya da atmak için soruşturmalar açtı, okul içinde polis ve yönetim destekli ülkücü faşist çetelerle terör estirdi, AKP gençlik kollarından çıkma çalışmalarla üniversiteler içinde örgütlenme çalışmaları yürüttü – bu arada muhalif öğrencilerin okul içinde yaptığı her çalışma engellendi hatta bu öğrencilerin okula giriş çıkışları dahi denetlenir hale geldi-. Yalnız iktidarın belki unuttuğu belki atladığı belki de bilmediği bir şey vardı: ‘Bilim doğası gereği itaatsizdir’. Bilimle az çok haşır neşir olan üniversiteli de itaatsizliği genlerinde varmış gibi benimser.
Her ne kadar bunlar yapılsa da AKP üniversitede kendi varlığını arttıramadı, öğrencileri kendi tarafına, ideolojisine çekmeyi başaramadı. Bu baskıların, politik özneleri bir adım gerilettiğini söyleyebiliriz ama bunun topyekûn üniversitelileri sindirdiğini falan söylemek hiç doğru olamayacağı gibi üniversite gençliğine çok büyük haksızlık da olur. Bu sadece Saray’ın bir hayali olarak kalacaktır. Özellikle geçen sene referandum sonucuna itiraz için sokağa çıkan kitle, dahası geçen 23 Mart yerel seçimi sonrası 6 Mayıs’ta YSK’nın seçimi iptal etmesi ile sokaklara çıkan kitlenin, hiç abartmadan söyleyeyim, %90’ı üniversiteliydi.
Bu sene özellikle bir okula değinmek gerek. Bu okul tarihte de hep öğrenci hareketinin merkez üslerinden biri olarak anılır. ODTÜ, genlerine direniş işlenmiş bir okul, yukarıda itaatsizlikle ilgili söylediğimiz şeylerin tam karşılığını bulan öğrencilerin olduğu bir üniversite. ODTÜ’de bu sene yaşananlarla ilgili güzel bir yazı var. O yüzden burayı, o yazıda okumanız için pek uzatmadan geçiyorum.
Saray, üniversiteleri fethetme adına bir plan çıkarmışa benziyor. Özellikle kafasına taktığı bazı okullar var. Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve tabi baş düşman ODTÜ.  Anadolu Üniversitesi, Akdeniz Üniversitesi, İTÜ ve Karadeniz Teknik (KTÜ) gibi okullar da bu saldırı furyasından kendilerine düşen payı aldılar. Fakat ilk saydığım üç üniversitenin gençlik hareketi içerisindeki yeri de bilindiği için baş cezalar buralara kesildi. İlk olarak bu saldırı İstanbul ve Ankara Üniversitelerine yöneldi. AKP ve Saray faşizminin bu dönemde daha saldırgan bir tutum aldığı ve bu tutum neredeyse hiç sorgulanmadığı için yukarıda da bahsettiğimiz şeyleri yaparak (rektör atamaları, öğrencileri sindirme, polis destekli ülkücü faşist saldırılar vb.) saldırılarını direkt uyguladı. Sıra ODTÜ’ye gelmişti, ODTÜ beklendiği gibi karşılık verdi: direnişle. Ki bu dönemin bir özelliği daha var, Saray ve AKP faşizminin daha zayıf olduğu bir döneme denk gelmiş olması. Tamamen savuşturulan bir saldırı olduğunu söyleyemeyiz, artçıları devam edecektir ama önümüzdeki dönem öğrenci hareketinin de toplumsal muhalefet gibi daha da canlanacağını düşündüğümüz için bu saldırılardan iktidar beklediği sonucu alamayacaktır. Geçtiğimiz son birkaç seneye göre önümüzdeki süreç üniversite gençliği için daha hareketli ve mücadelenin yükseleceği bir dönem olacaktır.
‘Referandum sonucuna itiraz için sokağa çıkan kitle dahası geçen 23 Mart yerel seçimi sonrası 6 Mayıs’ta YSK’nın seçimi iptal etmesi ile sokaklara çıkan kitlenin hiç abartmadan söyleyeyim %90’ı üniversiteliydi’ demiştik. AKP’nin ülkedeki sonuçların tersine üniversitelerde daha gerilerde yer aldığını da eklemiştik. Bunun için mahalle mahalle açılan üniversiteleri kast etmiyorum elbette. Hasbelkader üniversite eğitimi verebilen üniversitelerin yer aldığı şehirlerdeki sonuçlara da bakarsak üniversitelilerin eğilimini anlayabiliriz. Şehirin kaderini değiştirecek bir sonuçtan ziyade muhalif partilere özellikle HDP’nin neredeyse sıfıra yakın oy aldığı şehirlerde üniversite varsa HDP’nin oylarındaki artışı gibi şeyleri görebiliyoruz. Aynı şey CHP için de geçerli. Geçen yıllarda genç seçmenlerin sonuçlara etkisinden çokça bahsedildi. Son seçimde bu konu, diğer gelişmelerin arkasında kaldığı için pek dillendirilmiyor fakat yine önemli gündemlerden biri bizce.
23 Haziran’da yapılan yerel seçimlerde üniversiteli gençliğin oylarını İmamoğlu’na verdiğini görüyoruz. Özellikle 6 Mayıs’ta YSK’nın seçimi iptal kararı ile sokaklara çıkan kitle gençlerdi. Bu eylemlerin hem öncülüğünü alan hem de belkemiğini oluşturanlar gençlerdi ki özellikle üniversite öğrencileriydi. Eylemlerde tanık olunan diğer şey de orta yaş ve daha yaşlı kitlenin eylemlere katılmayıp sadece destek vermekle yetinip daha düşünceli olmasıydı. O gün sokağa çıkış sadece İmamoğlu’nun hakkının yenmesi falan değildi gençler için. Bir değişimin olduğunu gören ve bunun için somut olanı yapmaya yeltenen gençlerin sokağa çıkışıydı. Çok konuşuldu; bu seçim sadece bir yerel seçim değildi, önümüzdeki 10-15 belki daha fazla seneyi etkileyecek bir seçimdi diye. Evet neredeyse AKP iktidardayken büyüyen bir neslin, ‘bu iktidardan kurtulabiliriz’ çığlığıydı bu seçim. 31 Mart seçim sonuçlarından alınan ilk ders buydu gençlik için. YSK’nın iptal kararı da gelince sokağa çıkmamak olmazdı artık. 31 Mart’ta ve 23 Haziran’da da bu insanlar gördü ki AKP yenilebiliyor. Üniversitelinin şimdi yapacağı şey ‘eee bu iktidar devrilebiliyormuş o vakit biz de itelim’ olacaktır.
Bunca yıl baskı ortamında ‘kindar ve dindar’ bir nesil yetiştirmenin gölgesinde büyüyen bu nesil AKP’nin baskı ortamından bir nebze olsun kurtulabileceği bilinciyle oyunu kullandı. Bu tavır politik bir tavırdır; burada söylenecek birkaç şey daha var. Gençlik temsili demokrasiden alacağını aldı artık; bu sistem gençliğin istediği ve hayal ettiği bir sistem değil. Artık miadını doldurmuş, oldukça yaşlanmış, obezleşmiş ve  tahrip olmuş bir sistem olan kapitalizmin temsili demokrasisinden bahsediyoruz. Tek başına bu seçimin sonucu bizi tam tatmin eden bir noktada değil, daha fazla demokrasi daha az temsiliyet gibi taleplerimiz var; bizi en iyi biz temsil edebiliriz. Bunca sene hangi partinin elinde olursa olsun yerel yönetimlerin oldukça vasat ve anlamsız bir hiyerarşiyle bezenmiş olmasını, müthiş yolsuzluk ve rüşvetin dönmesini eleştirdik ve eleştirmeye de devam edeceğiz. Bir seçimle bu kadar pisliğin temizlenmeyeceğini çok iyi biliyoruz. Yol haritamız öncelikle AKP’yi göndermek; daha sonrasında topyekûn sistemle uğraşmak, onu devirmek olmalı. Bu seçimin sonucunu pozitif olarak görüyoruz fakat yetmez diyoruz. Değiştirmek bu kadar basit değil.
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

26 Haziran 2019 Çarşamba

En Güzel Günlerimiz Henüz Yaşamadıklarımız – Cansu Eski



Yanımdan geçenlerden sık sık “bir şeyler değişiyormuş işte”, “her şey çok güzel olacak” sözlerini duyuyor; daha önce tanışmamış olanların birbirine gülümsemesiyle umudun çoğaldığına tanık oluyordum.


23 Haziran’ı geride bıraktık. Halk, iradesini hukuksuz ve adaletsiz biçimde gasp edenlere karşı bir kez daha cevabını verdi ve faşizmi yenilgiye uğrattı.
31 Mart’tan sonra, kitlelerin haksızlığa uğramışlık hissinin üstüne bir de iktidarın absürtlük seviyesine varan söylemleri eklenince biriken öfke sandıkta kendisini gösterdi. AKP duvara tosladı.
Seçim sonuçları belli olur olmaz başlayan sokağa çıkışlar ve kutlamalar İstanbul ile de sınırlı kalmadı. Kutlamalar ülkenin birçok yerine taştı. Herkes oldukça mutlu, umutlu, heyecanlı idi. Ben de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki kutlamaya katılan biri olarak; yanımdan geçenlerden sık sık “bir şeyler değişiyormuş işte”, “her şey çok güzel olacak” sözlerini duyuyor; daha önce tanışmamış olanların birbirine gülümsemesiyle umudun çoğaldığına tanık oluyordum. Yorulmak ne bilmeden saatler süren halaylar, horonlar, danslar… Azalmadan, ilerleyen saatlerde artarak… Demirtaş’ın “Korkma Bağır” şarkısı çaldığında herkesin durup en yüksek sesiyle şarkıya eşlik etmesi ve ardından yeniden halayların çekilmesi birçoğumuza 7 Haziran’daki HDP reklamını anımsattı. Özlemişiz. Bilen bilir, bilmeyen şuradan izleyebilir(https://youtu.be/-4oHUkKM1ts).
7 Haziran’dan sonra halkların bir araya gelmesinden korkan ve bunun önüne geçmek için her türlü yolu deneyenler kaybetti. Çünkü halklar, faşizme karşı demokrasiden yana olan tavrındaki ısrarını tüm baskı ve saldırılara rağmen sürdürdü. Ve 23 Haziran, AKP’nin çöküşünün başlangıcı olarak tarihe yazıldı.
Evet, 25 yıldır İstanbul’u sömürenlere kaybettirme heyecanını taşıyoruz. Yaptığımızın faşizme karşı ortak mücadele olduğunu ve asli olanın kapitalizme karşı mücadele olduğunu unutmadan yolumuza koyulmalıyız. Bunun güçlü bir örgütlenmeye yükseltilmesi ve umudun yeşerdiği, değişime olan inancın arttığı bu süreçte etki gücümüzün farkına her zamankinden daha fazla vararak, daha iddialı ve belirgin bir şekilde tahayyül ettiğimiz yarınların mücadelesini kitlelerle buluşturma zorunluluğu önümüzde duruyor. Bu fırsatı iyi değerlendirmeli ve tarihi bir görevle karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.
Kapitalizmin krizinin faturası işsizlik ve yoksulluk olarak kendini ortaya koyarken, borcumuzun en çok iş bulamadığı için kendini yakanlara, çocuğuna pantolon alamadığı için, borcunu ödeyemediği için intihar edenlere olduğunu unutmadan ve işsizliği yaratanın bu düzenin kendisi olduğunu bilerek, sosyalizmi bir seçenek olarak örgütleyebilmeliyiz.
Dünyanın birçok yerinde tekçi/otoriter/totaliter rejime karşı kopan isyan çığlıkları artıyor. Özellikle sokakları dolduran gençlik işaret fişeği olmaya devam ediyor. Türkiye’de de seçim öncesi ve sonrasında sokakları dolduranın büyük çoğunluğunun gençlik olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu rejimin kendisi gençliğin aklına, fikrine, ruhuna hiç uymuyor. Dünyaya gözünü açar açmaz yahut yaşamının büyük kısmını AKP iktidarında geçiren genç kuşak, artık başka bir yaşam istiyor, başka alternatifler arıyor. ABD’de ve Avrupa’da gençliğin yükselttiği sosyalizm sempatisine ses vermeli ve alternatifi yaratacak olanın bizler olduğunu unutmamalıyız.
Sosyalist düşüncenin yeniden güce dönüşeceği günlerin uzak olmadığını bilerek bu dalgayı büyütmeli, emekçiler, kadınlar, gençler tüm ezilenlerle yeşeren tohumları mücadele azmimizle harmanlamalıyız.
Örgütlü gücümüzü büyüttüğümüz oranda, o güzel günler gelecektir.
İşte o zaman halkların halayında buluşmak bir başka güzel olacak!
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

8 Haziran 2019 Cumartesi

Haydarpaşa’ya Veda Etmiyoruz, Geri Döneceğiz – Ferda Öz


Yapılması gereken ise sanıyorum ki çok da görülmez değil. O da iktidar bavullarını bir bir toplarken son bavullarına da temsili demokrasi antikasını ellerimizle özenle yerleştirmek.


Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü’nün tarihi binası, 2014’te 6639 sayılı kanunla Sağlık Bakanlığı’na devredilmesinin ardından yeni kurulan Türkiye Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilmişti.
Ancak büyük bir oldu bitti içerisinde gelişen bu süreçte ne Haydarpaşa Kampüsü’nde eğitimi devam eden Marmara Üniversitesi öğrencileri için taşınılacak başka bir bina ne de kampüs içerisinde yeni kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi öğrencileri için fiziki yeterlilik vardı.
Bu süreçte kampüs tıp fakültesine uygun olmadığı gerekçesiyle Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilmiş, Tıp Fakültesi de Başıbüyük Yerleşkesi’ne taşınmıştı. Tüm bunlar da akıllara AKP ile hızlanan neoliberal politikaların bir yansıması olarak “Tarihi bir mekanın ranta açılması yolunda bir perde mi?” sorusunu getirmişti.
O dönem için ve hatta bugün dahil bu soru açısından kanunda herhangi somut bir dayanak yok. Ancak toplumsal hafıza ve iktidar işin içine girince bu kampüs devir işinin ardında mutlaka bir bit yeniği vardır demeden geçemiyoruz.
Temel problem ise kampüsün el değiştirmesi sürecinde demokratik işleyişin olmaması. Üniversitenin asıl özneleri olan başta öğrencilere, akademisyenlere ve topyekün bütün üniversite bileşenlerine danışılmadan, söz hakkı verilmeden bu kararın alınması ve ardından gelişen tepkilere kulak asılmaması üzerinde durulması gereken asli sorun.
Bu durum tekil bir örnek olarak Haydarpaşa Kampüsü’nün devrinde şekil bulmadı. Türkiye’de üniversitelerin işleyişinde üniversite bileşenlerinin söz ve karar hakkının olması, demokratik üniversiteler olma yönünde ilerleyiş bir yana üniversitelerin biat kültürü altına alınması için yoğun emekler harcanıyor.  Bu durum tabiî ki de ülkenin politik atmosferiyle, demokratikleşme ivmesindeki tepetakla oluşla doğrudan ilişkili. 21. yüzyılda ülke genelinde doğrudan demokrasi tartışmalarıyla fırtınalar estirilmesi gerekirken temsili demokrasi dahi binbir parçaya bölünmüş durumda.
Yapılması gereken ise sanıyorum ki çok da görülmez değil. O da iktidar bavullarını bir bir toplarken son bavullarına da temsili demokrasi antikasını ellerimizle özenle yerleştirmek. Bizlerin hangi alandaysak, nerede yaşıyor, nerede var oluyorsak oraya yönelik söz hakkı sahibi olmamız ekmek gibi, su gibi vazgeçilmezimizdir.
Haydarpaşa’ya dönecek olursak kampüsümüzde gireceğimiz son final sınavlarımız yaklaşırken veda akla en son gelen şey olmalı. Belki bugünün şartlarında taşınabiliriz. Ancak son bavulun kapanacağı gün için ‘geri döneceğiz’ iradesini koymak en temel nokta olacaktır. Bu iradeyi de yine öznelerin güç verdiği forumlarda, eylemliklerde ortaya çıkarmalıyız. Haydarpaşa özelinde ve aslında yaşamın kendisinde bulunduğumuz alanlara etki etmek, planlamak istiyorsak etki gücümüzün farkına varmamız ve bu konuda iddialı olmamız lazım. Halihazırda Haydarpaşa Kampüsü’nde eğitim gören bir Marmara Üniversitesi öğrencisi olarak umudumun yükseldiği nokta şu ki; önümüzdeki dönemde bir araya gelişlerimiz ve ‘geri döneceğiz’ iradesini ortaya koyacağımız günler olacaktır. O günlere kadar ‘ne yapmalı’yı düşünme vakti.
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

Gezi’nin Gösterdikleri – Anıl Refik Akın


Aynı şekilde bugün kapitalizmin merkezlerinde yükselen “sosyalizm” sempatisi, kapitalizmin kendisini dünyanın son konağı ilan etmesine rağmen yaratmaya devam ettiği derin tahribatlara karşı mayalanan öfkenin tezahürüdür.


ABD ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yapılan araştırmalarda gençlerin Kapitalizm/Sosyalizm kıyasında artan şekilde yönünü sosyalizme çevirdiği verileri çıkmaktadır. 1991’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte mutlak hakimiyetini(!) ilan eden kapitalizm, insanlığın son aşaması olarak kendini deklare etmeye çalışmış ve insanlığa geleceğe bakmaktan ziyade anı yaşamayı öğütlemiştir. Geleceği tasarlamak günün gereği değildir, tasarlanılmış dünyada anı yaşamak yapılabilecek en ussal şeydir(!).
İnsanlığın son aşaması olarak önümüze sürülen gelecek ufkunun içeriğine baktığımızda alabildiğince rekabet, eşitsiz gelir dağılımının gün geçtikçe artması, niteliksiz eğitim, eskinin köhneleşmesiyle dayattığı çürüme, doğanın ve tüm eko-sistemin yok oluşunu hızlandıran “büyük projeler”… Başta gençlere ve dolayısıyla tüm toplumun hücrelerine kodlanmaya çalışılan yeni gelecek ufku, “geleceği düşünmeme”den ibarettir. Şanslı ve yetenekli olan birey toplumda saygın bir yer edinip paranın satın alabileceği şeylerin yanı sıra paranın satın alamayacağı “şey”leri de elde edebilecektir. Bundan dolayı büyük anlatılara kendini kaptırması, var olanın dışına çıkmak istemesi, hele hele dünyayı değiştirebilecek ideolojiler için akıl yürütmesi büsbütün lanetlidir. Sosyalist bloğun çöküşüyle ortaya çil yavrusu gibi saçılan düşünce ve eylemin kendisinin (post-modernizm) uzun soluklu olmadığı açıktır. Bu ideolojik bombardıman içinde doğup büyüyen 35 yaş altı kesimin hafife alınamayacak bir kısmının var olandan pek de hoşnut olmadığı görülmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman dalgalar misali gördüğümüz öfke kabarmaları, kapitalizmin zaferini ilan ettikten sonra hayata geçirdiklerine karşı kitlelerin kendi özgünlüğünde öfkelerini sokaklara yansıtmalarıdır.
Bir parantez olarak bugünlerde 6. yılına girdiğimiz Gezi Direnişi’ne katılan profile baktığımızda da dünyada kapitalist uygulamalara karşı yükseltilen çığlığa yakın bir örüntüyü görebiliriz. Reel sosyalizmi görememiş, global kapitalizmin uygulamalarında düşünsel ve pratik olarak gelişen Gezi kitlesi, yani bizler, bu toprakların en kitlesel, coşkulu, yaratıcı eylemliliklerini yine kapitalizmin yarattıklarına karşı olarak sergilemiştir. “Mesele sadece iki ağaç meselesi değil! Anlamadın mı?” sözü anlatmak istediklerimizi özetler niteliktedir. Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilme girişimine karşı kıvılcımlanan isyanımız, eşitlik ve özgürlük talepleriyle kitlelerde karşılık buldu ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinin şimdiden en görkemli isyanı olarak adlandırabileceğimiz bir hale dönüştü. Gezi’yi yaratan her anda post-modern ideolojinin etkisine maruz kalmış lakin bundan kısmen de olsa sıyrılmış bir kitle görmek mümkündü. “Bırak, bu ülkeden/dünyadan bir şey çıkmaz. Biz hayatımıza bakalım.” demenin kısa bir reklam arasına girmiştik Gezi’de. “Peki Gezi Parkı’na gençler gelmedi mi? 21-25 ve 26-30 yaş aralıklarına dikkatlice bakınca Gezi Parkı’na katılanların esas çoğunluğunu bu iki yaş grubunun oluşturduğunu görüyoruz. Parka gelen toplam eylemci sayısının yüzde 30,8’ini 21-25 yaş grubu, yüzde 20,3’ünü ise 26-30 yaş grubu oluşturmuş. Kısacası parka gelen her iki kişiden biri 21-30 yaş aralığındaymış.” KONDA araştırma şirketinin Haziran 2014’te yayınladığı Gezi raporunda da detaylı olarak görüleceği gibi Gezi’yi yaratan kitlenin önemli bir kısmı yukarıda bahsettiğimiz gibi çok kutuplu dünyanın kucağında büyümüş lakin hayatın her alanına müdahil olan kapitalist sistem ve onun koltuk değnekleri olan siyasi iktidara karşı “kendi çapında” ses çıkarmıştır. Gezi Direnişi de bir yönüyle tam da yukarıda bahsettiğim kapitalist sistemin yarattığı derin tahribata karşı dolaylı ya da dolaysız yoldan kitlelerde yankılanan çığlığın göstergesidir.
Dayatılan düşünce sistematiğinde onarılması zor delikler açılıyor: Brezilya’daki eğitim bütçesine karşı yapılan gösteriler, Gezi, Referandum ve İstanbul’da irade gaspı protestoları, üniversitelerin bölünme eylemlilikleri, ODTÜ… Aynı şekilde bugün kapitalizmin merkezlerinde yükselen “sosyalizm” sempatisi, kapitalizmin kendisini dünyanın son konağı ilan etmesine rağmen yaratmaya devam ettiği derin tahribatlara karşı mayalanan öfkenin tezahürüdür. Öfkenin açığa çıkışı çeşitli nedenlerle ve farklı zaman dilimlerinde olsa da benzer niteliklerde olduklarını söylemek doğru olacaktır. Kapitalizmin yarattıklarına karşı öfke… Kapitalizmin açtığı yaraları gelecek ufkuna taşıma yeteneğine sahip olması gereken özne “sosyalist” öznedir. Bayağılaşan ve yeni nesillerde “of” dedirtene karşı “sempatiyle” bakılanı yani insanlığın özgür, eşit, mutlu geleceğini tahayyül edip yeniden yeşeren bir tohumdan gürbüzleştirmek bizlerin olmazsa olmazıdır. Çürümekte olanın yerine neyin geçeceği, yarını düşleyenlerin teorik ve pratikleriyle şekillenecektir.
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

26 Mayıs 2019 Pazar

Devrim Yazısı Hep Orada Duracak, Sen Gideceksin Verşan Kök – Cansu Eski


2012’de ODTÜ’de gelişen eylemlerin ardından Gezi’nin ortaya çıkması ise şu soruyu ister istemez kendimize sormamıza yol açıyor: Toplumsal öfkenin patlamasının sinyali üniversiteler olabilir mi? Son gelişmelerin ise yaşanacak bir isyanın işaret fişeği olup olmayacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.


Geçtiğimiz günlerde gözümüz kulağımız ODTÜ’deydi. Hepimiz oldukça heyecanlı ve umutlu bir şekilde ODTÜ’deki gelişmeleri takip ettik. Kâh orada olmak istedik kâh kıvılcımı çakmak istedik üniversitelerimizde.
Halkın her kesimi üzerinde kontrol ve baskı mekanizmalarının etkisinin artırılmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Gençlik bu baskı ve saldırı dalgasından en çok etkilenen kesimlerden biri olarak payına düşeni alıyor. Kendisinden farklı sese tahammülü olmayan iktidar, istediği kalıba sokamadığı gençliğe saldırarak yolunu kesmeye çalışıyor. Özellikle Gezi sürecinden ders çıkaran AKP, gençliğin mücadele dinamiklerini ve alanlarını bastırmak ve yok etmek için her yolu deniyor. Üniversitelerde soruşturma, uzaklaştırma tehditlerini kullanıyor; özgürlük mücadelesi verenleri faşist saldırıların hedefi haline getiriyor. Barıştan, bilimden, özgürlükten yana akademisyenleri tamamen keyfi ve hukuksuz bir şekilde ihraç ediyor, tutukluyor.
Biliyoruz ki; iktidarın özgürlükleri boğacak adımlarına karşı ilk ses çoğu zaman üniversitelerden yükselmektedir. Üniversitelere bu denli saldırmalarının sebebi de budur. Fakat akademinin susmayacağını, biat etmeyeceğini ve isyanı seçeceğini unutuyorlar.
ODTÜ’de Neler Oldu?
Her sene yapılan ODTÜ Bahar Şenliği’nin rektörlük tarafından bu sene yapılmayacağının duyurulması üzerine ODTÜ’lüler, herkesi rektörlük önünde yapılacak eyleme çağırdı. “Yıpratılmak istenen yalnızca şenlik değil, öğrencilerin yıllardır elleriyle ördüğü ODTÜ kültürüdür.” açıklaması yapılarak, “32 yıldır gerçekleştirilen şenliği, Verşan Kök istese de istemese de yapacağız” denildi. Gerçekleştirilen kitlesel eylemler ve şenliğin birçok kesim tarafından sahiplenilerek geniş kamuoyu oluşması sonucu, 33. Bahar Şenliği olması gerektiği gibi Devrim Stadı’ndaki etkinliklerle gerçekleşti.
Biz Ayda Bir Buraya Gelmek Zorunda Mıyız?
10 Mayıs, tarihe geçen eylemlerden biri oldu. Yapılmak istenen 9. ODTÜ Onur Yürüyüşü’nün Verşan Kök tarafından yasaklanmasıyla kampüs polisler tarafından işgal edildi. Oldukça sert şekilde saldıran polis 21 öğrenci ve 1 hocamızı gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar “Neredesin aşkım?”, ”Buradayım aşkım!” sloganlarıyla karşılandı. ODTÜ; homofobiye, bifobiye, transfobiye, nefrete, şiddete karşı tüm renkliliğiyle bir ders verdi.
Ardından gerçekleştirilen forumda boykot örgütleme kararı alındı. Önce “Rektöre Veda Töreni” düzenlendi, Verşan Kök’ün helvası mücadele ile yoğruldu. Sonra “Polis varsa, şiddet varsa, nefret varsa ders yok!” diyen üniversiteliler, hocaların da katılımıyla kitlesel bir boykotta buluştu.
ODTÜ’lüler taleplerini dile getirirken Verşan Kök boş durur mu? Durmadı. KYK yurt inşaatı için çalışmalar başlattı. Onlarca canlı türünün barındığı, ağaçların katledileceği, canlıların evsiz kalacağı bir alanı seçerek KYK’nın yönetiminde bir yurt yapımı için kollarını sıvadı.
“Verşan Kök ODTÜ’ye Rektör Olamaz” diyen öğrenciler, taleplerine bir yenisini daha ekledi böylece: ODTÜ’de KYK İstemiyoruz!

Toplumsal Öfkenin Patlamasının Sinyali Üniversiteler Olabilir Mi?
Üniversite gençlik hareketinde özel bir yere sahip boykotlar. Özellikle 1968/69’lar en etkili boykot sürecinin yaşandığı yıllardır. ODTÜ de bu düzeyde bir katılımla ve akademisyenlerin desteğini almasıyla tarihte bir yer tuttu.
ODTÜ’ye diğer üniversitelere yaklaştığı gibi hoyratlıkla yaklaşanlar güçlü bir yanıt aldı. Tüm baskılara, engellemelere rağmen öğrenciler geri çekilmedi; Gezi zekasını da kullanarak bizlere umut oldular. Atanmış Rektör Verşan Kök’ün ise tutunabileceği hiçbir meşru zemin kalmamıştır.
ODTÜ’nün ardından yaygın ve kitlesel eylemler diğer üniversitelere pek sıçrayamasa da ufak filizlenmeler mevcut. Özyeğin Üniversitesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde ses çıkaran öğrenciler bizlere umut veriyor.
Burada unutmamamız gereken şu ki; baskının artması toplumda öfkenin de artmasına yol açıyor ve öfke birikiyor. Bir toplumsal öfke açığa çıkacağı zaman ise ilk reaksiyonu gösteren (dinamikliğinden dolayı) gençlik olmaktadır. Bu öfkenin açığa çıktığı somut bir örnektir ODTÜ. Biriken öfkeyle var olan korkular da aşılıyor. Yapılan sokak röportajlarını hatırlayalım. İnsanlar artık söyleyeceklerinden çekinmiyor, yüzlerinin gözükmesinden çekinmiyor, öfkeyi dışarı atmak istiyor. ODTÜ için de aynısını söyleyebiliriz. Öğrenciler polis kaygısından, korkusundan, gaz yemekten korkmadan eylemlere katılım gösteriyor. İktidarın yaratmak istediği “korkacaksınız, sineceksiniz, itaat edeceksiniz” dayatması dışında alternatiflerin olduğunu ve ancak birlikte mücadele edersek değişimin gerçekleşebileceğini bu süreçte daha fazla vurgulamak gerekecektir. Özgürlük mücadelesini sınıf mücadelesiyle buluşturma noktasında örgütlenmek için atılacak adımlar, bugün gençliğin önünde bir görev olarak durmaktadır. 
2012’de ODTÜ’de gelişen eylemlerin ardından Gezi’nin ortaya çıkması ise şu soruyu ister istemez kendimize sormamıza yol açıyor: Toplumsal öfkenin patlamasının sinyali üniversiteler olabilir mi? Son gelişmelerin ise yaşanacak bir isyanın işaret fişeği olup olmayacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Ya da şöyle söyleyelim: Eşitlik ve özgürlük mücadelesinde ODTÜ’nün açtığı yolda umutla, inançla, sabırla ve inatla isyanı ilmek ilmek öreceğiz!

*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.