Sponsor

8 Haziran 2019 Cumartesi

Haydarpaşa’ya Veda Etmiyoruz, Geri Döneceğiz – Ferda Öz


Yapılması gereken ise sanıyorum ki çok da görülmez değil. O da iktidar bavullarını bir bir toplarken son bavullarına da temsili demokrasi antikasını ellerimizle özenle yerleştirmek.


Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü’nün tarihi binası, 2014’te 6639 sayılı kanunla Sağlık Bakanlığı’na devredilmesinin ardından yeni kurulan Türkiye Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilmişti.
Ancak büyük bir oldu bitti içerisinde gelişen bu süreçte ne Haydarpaşa Kampüsü’nde eğitimi devam eden Marmara Üniversitesi öğrencileri için taşınılacak başka bir bina ne de kampüs içerisinde yeni kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi öğrencileri için fiziki yeterlilik vardı.
Bu süreçte kampüs tıp fakültesine uygun olmadığı gerekçesiyle Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilmiş, Tıp Fakültesi de Başıbüyük Yerleşkesi’ne taşınmıştı. Tüm bunlar da akıllara AKP ile hızlanan neoliberal politikaların bir yansıması olarak “Tarihi bir mekanın ranta açılması yolunda bir perde mi?” sorusunu getirmişti.
O dönem için ve hatta bugün dahil bu soru açısından kanunda herhangi somut bir dayanak yok. Ancak toplumsal hafıza ve iktidar işin içine girince bu kampüs devir işinin ardında mutlaka bir bit yeniği vardır demeden geçemiyoruz.
Temel problem ise kampüsün el değiştirmesi sürecinde demokratik işleyişin olmaması. Üniversitenin asıl özneleri olan başta öğrencilere, akademisyenlere ve topyekün bütün üniversite bileşenlerine danışılmadan, söz hakkı verilmeden bu kararın alınması ve ardından gelişen tepkilere kulak asılmaması üzerinde durulması gereken asli sorun.
Bu durum tekil bir örnek olarak Haydarpaşa Kampüsü’nün devrinde şekil bulmadı. Türkiye’de üniversitelerin işleyişinde üniversite bileşenlerinin söz ve karar hakkının olması, demokratik üniversiteler olma yönünde ilerleyiş bir yana üniversitelerin biat kültürü altına alınması için yoğun emekler harcanıyor.  Bu durum tabiî ki de ülkenin politik atmosferiyle, demokratikleşme ivmesindeki tepetakla oluşla doğrudan ilişkili. 21. yüzyılda ülke genelinde doğrudan demokrasi tartışmalarıyla fırtınalar estirilmesi gerekirken temsili demokrasi dahi binbir parçaya bölünmüş durumda.
Yapılması gereken ise sanıyorum ki çok da görülmez değil. O da iktidar bavullarını bir bir toplarken son bavullarına da temsili demokrasi antikasını ellerimizle özenle yerleştirmek. Bizlerin hangi alandaysak, nerede yaşıyor, nerede var oluyorsak oraya yönelik söz hakkı sahibi olmamız ekmek gibi, su gibi vazgeçilmezimizdir.
Haydarpaşa’ya dönecek olursak kampüsümüzde gireceğimiz son final sınavlarımız yaklaşırken veda akla en son gelen şey olmalı. Belki bugünün şartlarında taşınabiliriz. Ancak son bavulun kapanacağı gün için ‘geri döneceğiz’ iradesini koymak en temel nokta olacaktır. Bu iradeyi de yine öznelerin güç verdiği forumlarda, eylemliklerde ortaya çıkarmalıyız. Haydarpaşa özelinde ve aslında yaşamın kendisinde bulunduğumuz alanlara etki etmek, planlamak istiyorsak etki gücümüzün farkına varmamız ve bu konuda iddialı olmamız lazım. Halihazırda Haydarpaşa Kampüsü’nde eğitim gören bir Marmara Üniversitesi öğrencisi olarak umudumun yükseldiği nokta şu ki; önümüzdeki dönemde bir araya gelişlerimiz ve ‘geri döneceğiz’ iradesini ortaya koyacağımız günler olacaktır. O günlere kadar ‘ne yapmalı’yı düşünme vakti.
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

Gezi’nin Gösterdikleri – Anıl Refik Akın


Aynı şekilde bugün kapitalizmin merkezlerinde yükselen “sosyalizm” sempatisi, kapitalizmin kendisini dünyanın son konağı ilan etmesine rağmen yaratmaya devam ettiği derin tahribatlara karşı mayalanan öfkenin tezahürüdür.


ABD ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yapılan araştırmalarda gençlerin Kapitalizm/Sosyalizm kıyasında artan şekilde yönünü sosyalizme çevirdiği verileri çıkmaktadır. 1991’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte mutlak hakimiyetini(!) ilan eden kapitalizm, insanlığın son aşaması olarak kendini deklare etmeye çalışmış ve insanlığa geleceğe bakmaktan ziyade anı yaşamayı öğütlemiştir. Geleceği tasarlamak günün gereği değildir, tasarlanılmış dünyada anı yaşamak yapılabilecek en ussal şeydir(!).
İnsanlığın son aşaması olarak önümüze sürülen gelecek ufkunun içeriğine baktığımızda alabildiğince rekabet, eşitsiz gelir dağılımının gün geçtikçe artması, niteliksiz eğitim, eskinin köhneleşmesiyle dayattığı çürüme, doğanın ve tüm eko-sistemin yok oluşunu hızlandıran “büyük projeler”… Başta gençlere ve dolayısıyla tüm toplumun hücrelerine kodlanmaya çalışılan yeni gelecek ufku, “geleceği düşünmeme”den ibarettir. Şanslı ve yetenekli olan birey toplumda saygın bir yer edinip paranın satın alabileceği şeylerin yanı sıra paranın satın alamayacağı “şey”leri de elde edebilecektir. Bundan dolayı büyük anlatılara kendini kaptırması, var olanın dışına çıkmak istemesi, hele hele dünyayı değiştirebilecek ideolojiler için akıl yürütmesi büsbütün lanetlidir. Sosyalist bloğun çöküşüyle ortaya çil yavrusu gibi saçılan düşünce ve eylemin kendisinin (post-modernizm) uzun soluklu olmadığı açıktır. Bu ideolojik bombardıman içinde doğup büyüyen 35 yaş altı kesimin hafife alınamayacak bir kısmının var olandan pek de hoşnut olmadığı görülmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman dalgalar misali gördüğümüz öfke kabarmaları, kapitalizmin zaferini ilan ettikten sonra hayata geçirdiklerine karşı kitlelerin kendi özgünlüğünde öfkelerini sokaklara yansıtmalarıdır.
Bir parantez olarak bugünlerde 6. yılına girdiğimiz Gezi Direnişi’ne katılan profile baktığımızda da dünyada kapitalist uygulamalara karşı yükseltilen çığlığa yakın bir örüntüyü görebiliriz. Reel sosyalizmi görememiş, global kapitalizmin uygulamalarında düşünsel ve pratik olarak gelişen Gezi kitlesi, yani bizler, bu toprakların en kitlesel, coşkulu, yaratıcı eylemliliklerini yine kapitalizmin yarattıklarına karşı olarak sergilemiştir. “Mesele sadece iki ağaç meselesi değil! Anlamadın mı?” sözü anlatmak istediklerimizi özetler niteliktedir. Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilme girişimine karşı kıvılcımlanan isyanımız, eşitlik ve özgürlük talepleriyle kitlelerde karşılık buldu ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinin şimdiden en görkemli isyanı olarak adlandırabileceğimiz bir hale dönüştü. Gezi’yi yaratan her anda post-modern ideolojinin etkisine maruz kalmış lakin bundan kısmen de olsa sıyrılmış bir kitle görmek mümkündü. “Bırak, bu ülkeden/dünyadan bir şey çıkmaz. Biz hayatımıza bakalım.” demenin kısa bir reklam arasına girmiştik Gezi’de. “Peki Gezi Parkı’na gençler gelmedi mi? 21-25 ve 26-30 yaş aralıklarına dikkatlice bakınca Gezi Parkı’na katılanların esas çoğunluğunu bu iki yaş grubunun oluşturduğunu görüyoruz. Parka gelen toplam eylemci sayısının yüzde 30,8’ini 21-25 yaş grubu, yüzde 20,3’ünü ise 26-30 yaş grubu oluşturmuş. Kısacası parka gelen her iki kişiden biri 21-30 yaş aralığındaymış.” KONDA araştırma şirketinin Haziran 2014’te yayınladığı Gezi raporunda da detaylı olarak görüleceği gibi Gezi’yi yaratan kitlenin önemli bir kısmı yukarıda bahsettiğimiz gibi çok kutuplu dünyanın kucağında büyümüş lakin hayatın her alanına müdahil olan kapitalist sistem ve onun koltuk değnekleri olan siyasi iktidara karşı “kendi çapında” ses çıkarmıştır. Gezi Direnişi de bir yönüyle tam da yukarıda bahsettiğim kapitalist sistemin yarattığı derin tahribata karşı dolaylı ya da dolaysız yoldan kitlelerde yankılanan çığlığın göstergesidir.
Dayatılan düşünce sistematiğinde onarılması zor delikler açılıyor: Brezilya’daki eğitim bütçesine karşı yapılan gösteriler, Gezi, Referandum ve İstanbul’da irade gaspı protestoları, üniversitelerin bölünme eylemlilikleri, ODTÜ… Aynı şekilde bugün kapitalizmin merkezlerinde yükselen “sosyalizm” sempatisi, kapitalizmin kendisini dünyanın son konağı ilan etmesine rağmen yaratmaya devam ettiği derin tahribatlara karşı mayalanan öfkenin tezahürüdür. Öfkenin açığa çıkışı çeşitli nedenlerle ve farklı zaman dilimlerinde olsa da benzer niteliklerde olduklarını söylemek doğru olacaktır. Kapitalizmin yarattıklarına karşı öfke… Kapitalizmin açtığı yaraları gelecek ufkuna taşıma yeteneğine sahip olması gereken özne “sosyalist” öznedir. Bayağılaşan ve yeni nesillerde “of” dedirtene karşı “sempatiyle” bakılanı yani insanlığın özgür, eşit, mutlu geleceğini tahayyül edip yeniden yeşeren bir tohumdan gürbüzleştirmek bizlerin olmazsa olmazıdır. Çürümekte olanın yerine neyin geçeceği, yarını düşleyenlerin teorik ve pratikleriyle şekillenecektir.
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

26 Mayıs 2019 Pazar

Devrim Yazısı Hep Orada Duracak, Sen Gideceksin Verşan Kök – Cansu Eski


2012’de ODTÜ’de gelişen eylemlerin ardından Gezi’nin ortaya çıkması ise şu soruyu ister istemez kendimize sormamıza yol açıyor: Toplumsal öfkenin patlamasının sinyali üniversiteler olabilir mi? Son gelişmelerin ise yaşanacak bir isyanın işaret fişeği olup olmayacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.


Geçtiğimiz günlerde gözümüz kulağımız ODTÜ’deydi. Hepimiz oldukça heyecanlı ve umutlu bir şekilde ODTÜ’deki gelişmeleri takip ettik. Kâh orada olmak istedik kâh kıvılcımı çakmak istedik üniversitelerimizde.
Halkın her kesimi üzerinde kontrol ve baskı mekanizmalarının etkisinin artırılmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Gençlik bu baskı ve saldırı dalgasından en çok etkilenen kesimlerden biri olarak payına düşeni alıyor. Kendisinden farklı sese tahammülü olmayan iktidar, istediği kalıba sokamadığı gençliğe saldırarak yolunu kesmeye çalışıyor. Özellikle Gezi sürecinden ders çıkaran AKP, gençliğin mücadele dinamiklerini ve alanlarını bastırmak ve yok etmek için her yolu deniyor. Üniversitelerde soruşturma, uzaklaştırma tehditlerini kullanıyor; özgürlük mücadelesi verenleri faşist saldırıların hedefi haline getiriyor. Barıştan, bilimden, özgürlükten yana akademisyenleri tamamen keyfi ve hukuksuz bir şekilde ihraç ediyor, tutukluyor.
Biliyoruz ki; iktidarın özgürlükleri boğacak adımlarına karşı ilk ses çoğu zaman üniversitelerden yükselmektedir. Üniversitelere bu denli saldırmalarının sebebi de budur. Fakat akademinin susmayacağını, biat etmeyeceğini ve isyanı seçeceğini unutuyorlar.
ODTÜ’de Neler Oldu?
Her sene yapılan ODTÜ Bahar Şenliği’nin rektörlük tarafından bu sene yapılmayacağının duyurulması üzerine ODTÜ’lüler, herkesi rektörlük önünde yapılacak eyleme çağırdı. “Yıpratılmak istenen yalnızca şenlik değil, öğrencilerin yıllardır elleriyle ördüğü ODTÜ kültürüdür.” açıklaması yapılarak, “32 yıldır gerçekleştirilen şenliği, Verşan Kök istese de istemese de yapacağız” denildi. Gerçekleştirilen kitlesel eylemler ve şenliğin birçok kesim tarafından sahiplenilerek geniş kamuoyu oluşması sonucu, 33. Bahar Şenliği olması gerektiği gibi Devrim Stadı’ndaki etkinliklerle gerçekleşti.
Biz Ayda Bir Buraya Gelmek Zorunda Mıyız?
10 Mayıs, tarihe geçen eylemlerden biri oldu. Yapılmak istenen 9. ODTÜ Onur Yürüyüşü’nün Verşan Kök tarafından yasaklanmasıyla kampüs polisler tarafından işgal edildi. Oldukça sert şekilde saldıran polis 21 öğrenci ve 1 hocamızı gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar “Neredesin aşkım?”, ”Buradayım aşkım!” sloganlarıyla karşılandı. ODTÜ; homofobiye, bifobiye, transfobiye, nefrete, şiddete karşı tüm renkliliğiyle bir ders verdi.
Ardından gerçekleştirilen forumda boykot örgütleme kararı alındı. Önce “Rektöre Veda Töreni” düzenlendi, Verşan Kök’ün helvası mücadele ile yoğruldu. Sonra “Polis varsa, şiddet varsa, nefret varsa ders yok!” diyen üniversiteliler, hocaların da katılımıyla kitlesel bir boykotta buluştu.
ODTÜ’lüler taleplerini dile getirirken Verşan Kök boş durur mu? Durmadı. KYK yurt inşaatı için çalışmalar başlattı. Onlarca canlı türünün barındığı, ağaçların katledileceği, canlıların evsiz kalacağı bir alanı seçerek KYK’nın yönetiminde bir yurt yapımı için kollarını sıvadı.
“Verşan Kök ODTÜ’ye Rektör Olamaz” diyen öğrenciler, taleplerine bir yenisini daha ekledi böylece: ODTÜ’de KYK İstemiyoruz!

Toplumsal Öfkenin Patlamasının Sinyali Üniversiteler Olabilir Mi?
Üniversite gençlik hareketinde özel bir yere sahip boykotlar. Özellikle 1968/69’lar en etkili boykot sürecinin yaşandığı yıllardır. ODTÜ de bu düzeyde bir katılımla ve akademisyenlerin desteğini almasıyla tarihte bir yer tuttu.
ODTÜ’ye diğer üniversitelere yaklaştığı gibi hoyratlıkla yaklaşanlar güçlü bir yanıt aldı. Tüm baskılara, engellemelere rağmen öğrenciler geri çekilmedi; Gezi zekasını da kullanarak bizlere umut oldular. Atanmış Rektör Verşan Kök’ün ise tutunabileceği hiçbir meşru zemin kalmamıştır.
ODTÜ’nün ardından yaygın ve kitlesel eylemler diğer üniversitelere pek sıçrayamasa da ufak filizlenmeler mevcut. Özyeğin Üniversitesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde ses çıkaran öğrenciler bizlere umut veriyor.
Burada unutmamamız gereken şu ki; baskının artması toplumda öfkenin de artmasına yol açıyor ve öfke birikiyor. Bir toplumsal öfke açığa çıkacağı zaman ise ilk reaksiyonu gösteren (dinamikliğinden dolayı) gençlik olmaktadır. Bu öfkenin açığa çıktığı somut bir örnektir ODTÜ. Biriken öfkeyle var olan korkular da aşılıyor. Yapılan sokak röportajlarını hatırlayalım. İnsanlar artık söyleyeceklerinden çekinmiyor, yüzlerinin gözükmesinden çekinmiyor, öfkeyi dışarı atmak istiyor. ODTÜ için de aynısını söyleyebiliriz. Öğrenciler polis kaygısından, korkusundan, gaz yemekten korkmadan eylemlere katılım gösteriyor. İktidarın yaratmak istediği “korkacaksınız, sineceksiniz, itaat edeceksiniz” dayatması dışında alternatiflerin olduğunu ve ancak birlikte mücadele edersek değişimin gerçekleşebileceğini bu süreçte daha fazla vurgulamak gerekecektir. Özgürlük mücadelesini sınıf mücadelesiyle buluşturma noktasında örgütlenmek için atılacak adımlar, bugün gençliğin önünde bir görev olarak durmaktadır. 
2012’de ODTÜ’de gelişen eylemlerin ardından Gezi’nin ortaya çıkması ise şu soruyu ister istemez kendimize sormamıza yol açıyor: Toplumsal öfkenin patlamasının sinyali üniversiteler olabilir mi? Son gelişmelerin ise yaşanacak bir isyanın işaret fişeği olup olmayacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Ya da şöyle söyleyelim: Eşitlik ve özgürlük mücadelesinde ODTÜ’nün açtığı yolda umutla, inançla, sabırla ve inatla isyanı ilmek ilmek öreceğiz!

*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Brezilya Neyin Nesi? – Anıl Refik Akın



Brezilya’da yaşanan kitlesel eylemin köklerini eşelemeye çalışmazsak bugünden yarına ders çıkarma konusunda peşinen hata etmiş oluruz. Dünya genelinde “çoğulcu”, “demokrat” devlet başkanlarından ziyade aşırı sağcı, ırkçı, başkanların başa geldiğini görüyoruz.



Geçtiğimiz hafta Brezilya’da öğrenciler ve akademisyenlerin çağrılarıyla Jair Bolsonaro hükümetinin eğitim bütçesinde yapacağı kısıtlamaya karşı halk sokağa çıktı. Aşırı sağcı olan Bolsonaro, devleti küçültme, suçla mücadele gibi vaatlerle seçimi kazandı. Ayrıca eşcinsel ve kadın hakları karşıtı, ırkçı mesajlarıyla da bilinen Bolsonaro, 1964-1985 arasındaki askeri diktatörlük döneminin ardından Brezilya’da iktidara gelen ilk asker kökenli devlet başkanı.
“Bolsonaro hükümetinin Eğitim Bakanı Abraham Weintraub, federal üniversitelere verilen devlet desteğinin yüzde 30 oranında kesileceğini açıkladı. Geçtiğimiz hafta da sosyal bilimler alanındaki master ve doktora öğrencilerinin bursları kesilmişti.”
Eylemlerin tetikleyicisi olan eğitimdeki bütçe kısıtlamaları, ülke çapında 200’den fazla şehirde on binlerce öğretim üyesi ve öğrencinin sokağa çıkışıyla geçtiğimiz aylarda iktidara gelen Bolsonaro’nun politikalarına karşı gelişen ilk kitlesel sokağa çıkış niteliğini taşıyor. Aşırı sağcı devlet başkanının eylemler karşısında aldığı tavır ise kitle öfkesini artırdı. Bir gala gösterimi için gittiği ABD’de açıklama yapan Bolsonaro, eğitimdeki bütçe kesintisini reddedip eylemciler için “Bunlar kullanışlı aptallar, embesiller… Brezilya’daki birçok devlet üniversitesinin çekirdeğini oluşturan küçük bir zeki azınlık tarafından yönlendiriliyorlar.” dedi. Eylemcilerin “Kitaplara evet, silahlara hayır” ve “Sınıf bugün sokakta” gibi dövizler taşıdıkları Brezilya’da sendikalar da 14 Haziran günü ülkede genel grev çağrısı yaptı.
Brezilya’da yaşanan kitlesel eylemin köklerini eşelemeye çalışmazsak bugünden yarına ders çıkarma konusunda peşinen hata etmiş oluruz. Dünya genelinde “çoğulcu”, “demokrat” devlet başkanlarından ziyade aşırı sağcı, ırkçı, başkanların başa geldiğini görüyoruz. Bu veriler, dünyada aşırı sağın yükselişi olarak gözler önüne geliyor. Sadece bunu söylemek eksik ve hatalı. Bu, madalyonun bir yüzü. Kapitalizmin krizi derinleştikçe, krize çare üretemeyen burjuva siyasi iktidarlar, iktidarlarını korumak için bir tercih olarak aşırı sağa kayıyorlar. Örneğin, ırkçılığı körükleyerek yoksul halkın tepkisini kapitalizmden başka yöne çeviriyorlar. Bu politikaların bir kitle tabanı da oluşuyor. Ama madalyonun diğer yüzü de var. O da giderek öfkesi kapitalizme yönelme potansiyeli taşıyan büyük bir kitle. Onlar da zaman zaman (dün Fransa’da, bugün Brezilya’da olduğu gibi) sokağa çıkıyor.
Kapitalizme alternatif bir irade güçlendiğinde, aşırı sağ kutbun zemini daralacak, ikincisi daha da güçlenecektir. Sosyalistlerin yine tarihsel rollerini oynamaları, ezilen halklara bir ufuk kazandırmaları bu bağlamda önemlidir.
Irkçı siyasetler kendine alan açarken bunun karşısında Brezilya’da da görüldüğü gibi halk daha eşit yaşam ve özgürlükleri için sokağın ritmini arttırmaya devam ediyor. Kuşkusuz ülkemiz de bu tablodan bağımsız değildir. Baskıcı iktidarın dikiş tutamama hali, toplumsal muhalefetin öfkesini kanalize edecek ortamları yaratmasıyla daha da bayağılaşıyor. Brezilya’da yaşanan protestoların ülkemizle zamansal ve karakteristik benzerliği ise; geçtiğimiz günlerde ODTÜ’de bahar şenliklerinin yasaklanmasıyla başlayan sürecin LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nün engellenmeye çalışılmasıyla öğrenci ve akademisyenlerin ilan ettikleri boykotla devam etti. Toplumsal değişimin ve iktidara rıza üretiminin önemli bir ayağı olan üniversitelerde baskıcı iktidarların politikaları; özelleştirme, özgürlüklerin kısıtlanması bunlarla paralel olarak muhalif damarları yok etmeye çalışıp biat etmiş üniversiteler bütününü yaratma çabasıyla kendi içlerinde benzerlikler teşkil ediyor. Öte yandan bu sürecin karşı tarafı olan üniversite bileşenlerinin coğrafyalar değişse de devam eden benzerlikleri ise otoriterleşen ortamda toplumsal muhalefetin öfkesinin akacağı ortamı ilk önce sağlayan yerler olmalarıdır.

*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

1 Mayıs 2019 Çarşamba

ÜNİVERSİTELİLER ‘BİZE HER YER ÜNİVERSİTE’ DİYEREK 1 MAYIS ALANINDA BULUŞTU!



Akademiye yönelik bütün saldırılara karşı ‘Bize Her Yer Üniversite’ diyen üniversiteliler 1 Mayıs’ta Üniversite Korteji’de bir araya geldi.
Kortejde ‘Bize Her Yer Üniversite, Biat Değil İsyan, Özgür Bilim Demokratik Üniversite’ sloganları atıldı.


Üniversitelerdeki baskı ortamına, bilimsel bilgi üretiminin sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillenmesine, hiyerarşik bilgi aktarımına itirazı olan; bilimden barıştan yana hocaların akademiden ihraçlarıyla beraber üniversitelerin dört duvardan ibaret hale gelmesine karşı bulundukları her alanı üniversitelere çeviren DirenÜniversiteliler bu 1 Mayıs’ta da Bize Her Yer Üniversite diyerek  1 Mayıs alanını da akademiye çevirdi.


Beyza Üstün, Meral Camcı ve Hakan Koçak hocalarımızın katılımıyla kortejlerin oluştuğu alanda açık ders yapıldı.
Meral Camcı hocamız ‘ özgür bilim ancak eleştirel düşüncenin yeniden üretilmesiyle sermayeden yana değil emekten, sınıftan, toplumdan ve halklardan yana olarak ilerleme gösterebilir’  dedi.
Hakan Koçak hocamız ‘ Görülüyor ki bu güzel mayıs gününde Köstebek kazıyor bir sürü Köstebek’ler sonunda tekrar gün yüzüne kalabalık şekilde çıkıyor’ dedi.
Hocamız Beyza Üstün ’80 sonrasında YÖK’ün kuruluşundan itibaren biz hep beraber YÖK’e karşı mücadele verdik, çok önemliydi verdiğimiz mücadele öğrencilerin özgür iradesini gün gün saat saat alanlarda, akademinin her alanında ördük’ diyerek bizlerle beraber oldu.

Açık dersin ardından DirenÜniversite’nin Üniversite korteji halaylarla, şarkılar-türkülerle, şiirlerle ve isyan koşusuyla alana yürüyüşünü sürdürdü.
Köstebek Akademisi çalışmasıyla iktidara niteliksiz akademilerinize, kayyum rektörlerinize biat etmiyoruz alternatifini yaratıyoruz mesajını  Bakırköy 1 Mayıs miting alanında da gösteren DirenÜniversiteliler: İlk sözümüz de son sözümüz de ‘Bize Her Yer Üniversite’ diyerek günü noktaladı.


1 Nisan 2019 Pazartesi

Faşizm Kaybetti, Halklar Kazandı!



Faşizm kaybetti, halklar kazandı!
31 Mart 2019 seçimlerine giden süreçte demokrasi güçlerinin faşizmi geriletme hedefi, iktidarın medya ve polis ablukasına rağmen başarıyla sonuçlandı!
Saray iktidarı, devletin bütün imkânını kullanmasına rağmen halkların iradesini kıramadı. Ekonomik krizi örtmek için kullanılan beka sorunu balonu, çocuğuna mama alamayan babalar, geçinemiyorum diyerek kendini yakan işçiler, akbil parası çıkmayan öğrenciler, özgürlüklerine ve haklarına saldıranlara direnerek cevap veren kadınlar tarafından patlatıldı. Emekçileri tanzim kuyruklarına mahkum edenler kaybetti; İstanbul AKP’nin rant, talan, ekolojik yıkımdan ibaret olan “büyük aşkına” karşılık vermedi. Belediyeleri kayyumlarla gasp edilen Kürt halkı 2014 yerel seçimlerinden daha çok oyla belediyelerini geri alarak kayyumlara cevabını demokrasiye olan inancınıyla ortaya koydu.
Gençlik baskı rejimiyle uyuşmayan ruhunu bu seçimlerde de gösterdi. “Biat değil isyan!” diyen üniversiteliler demokrasi güçlerinin yanında yer aldı. 
Ülkede faşizmin gerilemesi adına somut ve önemli bir adımı geride bıraktık. Yaşanabilir kentler kurmak,  üniversitelerimizde ise kayyum rektörlerle, yandaş hocalarla, polis ve güvenlik kuşatmasıyla özgürlüğümüzün önündeki engelleri kaldırmak bizlerin yan yana gelmesiyle mümkün. 
Üniversitelerde ve sokaklarda eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürüten üniversite gençliği olarak ‘Özgür Bilim, Demokratik Üniversite’  hedefi gerçekleşene kadar mücadelemiz sürecek. Faşizmi üniversitelerimizde de yenilgiye uğratmak için tüm sıra arkadaşlarımızı mücadele etmeye çağırıyoruz! 


DirenÜniversite

2 Mart 2019 Cumartesi

Köstebek Akademisi Kazmaya Devam Ediyor


Köstebek Akademisi’nin Bize Her Yer Üniversite diyerek başlattığı açık derslerinde Bilim, İktidar ve Özgürlük İlişkisi başlıklı konferansı gerçekleşti.


Ayşe Erzan, Bülent Şık ve Cenk Yiğiter’in katılımcı olarak katıldığı konferans Kadıköy Belediyesi Evlendirme Dairesi’nin büyük salonunda yapıldı.
Konferansa, iki yıl önce yaşamını yitiren Mehmet Fatih Tıraş anılarak başlandı. Köstebek Akademisi’nden Doğan Nur “Mehmet Fatih Tıraş hocamızın ölümü politik arka planı içerisinde barındıran bir cinayettir. Hepimizin bildiği o fotoğrafta, hocamızın cübbesini ilk giydiği andaki umuduyla, tüm amfileri özgürleştirene kadar mücadeleye devam edeceğiz.” dedi. Üniversitelere ve akademiye saldırıların anlatıldığı video gösteriminin ardından hocaların konuşmalarına geçildi.
İstanbul Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü’nde yıllarca görev almış Barış Bildirisi imzacısı Ayşe Erzan, Özgürlüklerin ve İktidarın İnşasında Bilim başlıklı konuşmasında “Bilimsel gelişmeler insanların özgürleşme noktasında rol oynayabilir; var olanı dönüştürmenin kendisi bile bizatihi politiktir. Ki zaten özgürlük, engellerin olmaması değil, engellerin bilincine varıp onları aşmaktır.” ifadelerini kullandı.
Erzan’ın konuşmasından sonra Akdeniz Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen Bülent Şık, Gıda Güvenliği Çalışmaları ve Kamusal Bilim başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Sunumunda gıda güvenliği çalışmalarının gıdanın tazelik ve besleyiciliğini artırmak için yapıldığını belirten Şık, “Biz ne kadar bu çalışmaları yaparsak yapalım en temel mesele doğadır.” dedi.
Son olarak Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen Cenk Yiğiter ise konuşmasına başlamadan önce uzun zamandan beridir ilk defa bu kadar çok öğrenciye bir şeyler anlatacağını söyleyerek “ Tahmin edersiniz ki özlüyoruz.” dedi. Akademik Özgürlük Kimin Özgürlüğü, Ne İçin başlıklı konuşmasında akademi tarihindeki özerklik tartışmalarına da değinerek  “Akademik özgürlük yalnızca akademisyenlere has bir özgürlük değil; akademik toplu m içerisinde yer alan herkesin özgürlüğüdür. Dolayısıyla öğrenciler de, idari personel de akademik özgürlüğün öznesi durumundadır.” dedi.
Soru cevap bölümünün ardından Bandista’nın şarkıları ve öğrencilerin dansları halaylarıyla konferans sona erdi.
Konferansın tamamını Köstebek Akademisi’nin gerçekleştirdiği canlı yayından izleyebilirsiniz.

*Bu haber KarşıMahalle.Org'da yayınlanmıştır.

7 Şubat 2019 Perşembe

Gençlik ve Devrim - Eren Devran


Son olarak postmodernizmin politizasyon/devrimcileşme sürecinde bir kopma yarattığı söylenebilir fakat bugün için ufaktan da olsa bu kopmanın örülmeye başlandığını görüyoruz, yaşıyoruz. Bu seferkinin daha sağlam olması tamamen bizim elimizin maharetindedir. Bu politizasyon sürecinin bir birikme olduğunu söyleyebiliriz. 


Son dönemlerde konuşulan önemli konulardan biri devrimci hareketin durumu. Peki öğrenci gençlik hareketi ne durumda? Biz de içinde bulunduğumuz gençlik hareketine bir bakalım istedik. Öncelikle birkaç cümle ile bugünkü kuşaktan bahsedelim, ardından devrimci gençlik hareketinin durumunu analize girişelim.
Gençlik yapıcıdır, dinamiktir ve gelecektir. Yani becerileri doğrultusunda kurucu olma misyonuna sahip; atak, hareketli ve militandır. Her dönemin gençliği, geçmiş kuşaklardan aktarılan ya da aktarılamayan -kuşağın kendi oluşturduğu, deneyimlediği- şeylerle şekillenir ve o dönemin kuşağı oluşur. Peki gençliğe biçilen en önemli özellik ya da gençliğin doğalında da gösterdiği en önemli özelliği ne diye soracak olursak, o da geleceği kurmadaki edindiği öncülüktür. Peki kuşağımız bugün bu öncülüğü ne kadar gösteriyor?
Bugünkü kuşağı ‘Z Kuşağı’ ya da politik ifade ile ‘Gezi Kuşağı’ diye isimlendiriyoruz. Teknolojiyle arası iyi olan, kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaya çalışan ve geçtiğimiz senelerde bunun için kuşağa da politik ismini veren büyük bir direniş gerçekleştirmiş bir nesil. Bu hak ve özgürlükleri için mücadele etmenin yanı sıra gelecek için kendine misyon biçmiş bir kuşak olduğunu da söyleyebilir miyiz? Yani açarsak kendi ya da toplumun geleceğini düşünen, tasarlayan ve bu gelecek için mücadele eden bir kuşak olduğunu söyleyebilir miyiz diyoruz. Bugün için bunu söylemek biraz güç. Gençliğin yarın için tam bir tahayyülü yoktur. Burada bir parantez açmak yerinde olur. Bugün sistemle gençlik arasında uzlaşmaz bağlar vardır. Gençlik yaşadığı düzenden memnun değildir. Buradaki eksik nokta ise bu memnuniyetsizliğin tam olarak devrimci kanala akamamasıdır. Bu kötü özelliğin devrimci gençliğe de sirayet ettiğini görüyoruz.
Daha da açarsak; Sovyetlerin dağılışıyla beraber yaşanan sosyalizme küskünlük, beraberinde sosyalizmi yakın bir hedef olarak görmeyip ‘ütopyalaştırma’ oldukça yaygın bir şekilde görülmüştür. Burada postmodernizmin önemli bir etkisinden de bahsedebiliriz. Bu etki geçmişe ve geleceğe olan umursamazlık ve bugüne yani ana verdiği önem -ki bu ‘carpe diem’[ ismine çevremizde çokça rast geliyoruz- bu gençliğe boylu boyunca sirayet etmiştir. Burada bizim gözümüze çarpan en önemli şey bu gibi düşüncelerin etkisiyle gençliğe bulaşan politik yetersizliğin verdiği savrulma.
Ne demek istiyoruz?
Temelsiz fikirlerin, ideolojik saçmalıkların havada uçuştuğu bir ortamda devrimcilerin en büyük silahının ideoloji olduğunu söylüyoruz. Birçok ideoloji ve o ideolojilerin getirdiklerine karşı (postmodernizm, post-Marksizm vb.) sağlam bir Marksist ideolojik birikimle cevap verilmezse düşünceler de bu ortamda savrulur gider. Evet, tabi tek başına ideoloji de yetersizdir. Onu bir zırh bilip kuşanıp bunun da pratikte karşılığını vermek gerekir. Bu görülen ideolojik ve politik eksikliğin verdiği şey, geçmişten aldığımız teorik ve pratik deneyimler ile gelecek arasında kurduğumuz bağın zayıflayıp kopması. Bu da kendini ufuk kopması ve devrimden uzaklaşma olarak gösteriyor.
Bir devrimci hareketin planı vardır, bu planın nihai hedefi yaşanan sınıf eşitsizliğini tamamen ortadan kaldıran devrimdir. Peki hedefi devrim olmayan bir sol hareket ne yaşar en basit ifadeyle savrulur, liberalleşir, gelecekten beklentisi olmayan ve bunun için mücadele de etmeyen, gündelik çözümlerle uğraşan sivil toplumcu bir görünüme dönüşür. Zor dönemlerden geçerken yaşadığı koşulları kavrayamaz, kavrasa da zor günlere uygun hareket planı olmaz, hatta belki buna ihtiyacı olmadığını düşünür. Beklemediği bir zayıflamayla karşılaşınca da çok çabuk çözülür, dağılır. Faşizm bugün amansızca saldırıyor ve gençlik hareketi de yukarıda bahsettiğimiz durumların bir izdüşümünü yaşadı, yaşıyor. Burada faşizmin gençliği tam anlamıyla yıktığını söyleyemeyiz. Evet, bu saldırıları püskürtecek politik yanıtlar üretemedik fakat yenilmedik. Bu dönemsel gerilemenin ileriye dönük birikim sürecinin önünü kestiğini söyleyemeyiz. Geriletti ama üniversiteyi teslim alamadı.
Üniversite gençliği özellikle 2014 sonrasında düzenli saldırılarla karşı karşıya kaldı. Başrolünde devletin olduğu, kimi zaman faşist çetelerle kimi zaman da özel güvenliklerle gerçekleşti bu saldırılar. Barış Akademisyeni hocalarımızın ihraçları, üniversite gençliğine yapılan saldırıların bir dönemine denk geldi. Akademisyenlerin ihraçlarıyla beraber üniversite gençliğine yapılan saldırıların tek başına gençliğe değil üniversitelerin muhalif kimliğine yapılan saldırılar olduğu daha da net anlaşılır oldu. Tabi ülkedeki muhalefete yapılan saldırıların üniversiteye düşeniydi bizim yaşadıklarımız. Üniversite gençliği bu saldırıları karşılayamadı, genel geçer politikalar dışında bir çözüm üretemedi. Bununla paralel olarak, gençlik hareketi, önünü açacak bir politika da üretemedi. Bu da devrimci gençliği faşizmin saldırıları karşısında geri çekilmeye itti. Üniversite gençliğinde ön açıcı kimi çalışmalar vardır elbette. Bu topyekün bir sıçrayışı beraberinde getirmese de sıçrayış zamanına önemli bir birikme sağlayacaktır.
Devrimci gençlik hareketi ya da genel olarak devrimci hareket dönem dönem zayıflamış, geri çekilmeler yaşamıştır. Bu gibi dönemlerde ön açıcı olaylar ve bununla paralel ön açıcılar görülmüştür. Bu ön açıcılar genellikle üniversite gençlik hareketi içinden çıkmıştır. Kimi devrimci örgütler çok zor dönemler yaşamış bölünmüş ya da operasyonlar geçirmiştir. Bu gibi durumlarda da yine hareket içinden, özellikle üniversite gençliğinden, gelmiş kadroların canlandırmayı başardığı görülmüştür. Buradaki örnekler aslında gençlik hareketinin kendine biçtiği misyona bir vurgu yapmak içindir. Kendini öne atan, önderleşen, hareketin yükünü çeken gençlik. Gençlik bu önderleşmede belki teorik ve pratik hatalar çokça sergilese de hareket içerisinde gösterdiği irade, ufuk, inanç ve direnci çevresindekilere de örnek olmuştur. Bugün gençlikteki politik yoksunlukla beraber önderleşmede, hareketin yükünü çekmede ve ön açıcı olmadaki eksikliği görülmektedir.
Gençliğin önderleşme süreci zaten yeniyi kurma iradesinden ve ön açıcı olma pratiğinden gelir. Bugün bizim kuşağımız yeniyi kurma görevini ve önderleşmeyi, arasındaki müthiş farklara ve değişimlere rağmen önceki kuşaktan beklemektedir. Faşizmin de yarın devrilecekmişçesine saldırması politik seviyesi zaten düşük olan devrimci gençliğin önderleşmesini geciktirmektedir. Faşizm bugün bizi kabuğumuza itmektedir, bu kabuğa hapsolmamanın ve kabuğu kırmanın yolu ideolojik donanımımızı sağlamak ve örgütlenmekten geçmektedir. Ki bunların izleri de görülmektedir. İktidar her üniversiteye saldırdığında ‘politikaya bulaşmayan’ üniversitelilerin de tepkisini çekmektedir.
Son olarak postmodernizmin politizasyon/devrimcileşme sürecinde bir kopma yarattığı söylenebilir fakat bugün için ufaktan da olsa bu kopmanın örülmeye başlandığını görüyoruz, yaşıyoruz. Bu seferkinin daha sağlam olması tamamen bizim elimizin maharetindedir. Bu politizasyon sürecinin bir birikme olduğunu söyleyebiliriz.   
carpe-diem: anı yaşa
*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

23 Ocak 2019 Çarşamba

Humata, Huhta, Huvareşta - Ferda Öz


Romantik zeminde ruhumu ve gerçeklik zemininde zihnimi diyalektik materyalizm ile doyurmaya çabalayan biri olarak zaten amacım ne dinlere ne de tanrılara Marksist övgüler yağdırmak.



Nereden duydum neden hoşuma gitti bilmiyorum ama mitolojiye, eski dinlere ve efsanelere merak saldım bugünlerde. Bundan üç yıl önce okusam buna da inanılmaz yahu diyeceğim bütün bu hikayeleri şimdi okuduğumda ise toplumsal çıkarımları ne olabilir diye düşünür yahut ne kadar da sınıfsal ne kadar devrimci diyerek 21. yüzyıl uyarlaması yapar oldum. En çok hoşum giden en Marksist tanrıları ve toplulukları da seçtim hatta. Mesela Zerdüştler ikicilik felsefesini benimsemişler. Onlara göre dünyada olup biten her şey hem birbirini tamamlar hem de birbiriyle sürekli çatışma halinde olurlarmış. Bu çatışmanın tarafları olan aydınlık ve karanlığın mücadelesiyle de tüm ilkeler belirlenirmiş. Bu satırları okurken aydınlık benim için tez, karanlık antitez ve yeni ilkelerin belirlenmesi sentez olmuştu kafamda. Ve tabi ki üç defa fısıldadım Zerdüştlerin kulağına diyalektik diyalektik diyalektik…
Bir efsane tanrısız olmazdı elbet,  aydınlık ve hoş kokulu Hürmüz; iyilik ilkesini, karanlık ve pis kokulu Ehriman; kötülük ilkesini temsil edermiş Zerdüştler için. Zamanın ve mekanın tanrısı Zurvan, bir oğlunun olmasını istermiş ve bu amaçla bir kurban verir ama bunun işe yarayacağından kuşku duyarmış.  Böylece her şeyi bilen hükümdar ve en güçlü tanrı olan Ahura Mazda ile özdeşleştirilen Hürmüz kurbandan doğarken, Ehriman da Zurvan’ın kuşkusundan ortaya çıkarmış.
Aydınlık ve hoş kokulu Hürmüz elinde kızıl bayrağıyla bir işçi lideri olmuştu çoktan duvarımdaki posterlerde. Karanlık ve pis kokulu Ehriman ise burjuvazinin leş patronu. Kurban veren ve bir oğlu olsun isteyen Zurvan’a iki küfür göndermeyi unutmamıştım tabi. Ardından kötülük ve iyilik taraflarının hayatımdan yavaş yavaş silinişi geldi aklıma. Hayatın tarafları aslında iyiyi ve kötüyü içerecek kadar soyut ve karmaşık değildi. Aslında taraflar zengin ve yoksul, ezen ve ezileni içeren son derece somut ve gerçekti. Soma da sedye kirlenmesin çizmemi çıkarayım diyen maden işçisi kadar iyi değildi bir taraf, bu cümle kadar ezilendi. Yahut siz karanfil bırakırsınız ben gül diyenler kadar kötü de değil bir taraf, sadece bu cümle kadar ezen ve sömüren. Bir yandan bütün bunları düşünürken bir yandan da okumaya devam ediyordum. Ve aslında bu inancın günümüzde hala İslam ordularının İran’ı fethetmesinden sonra Hindistan’a göç eden Parsiler tarafından sürdürüldüğünü öğrendim. Parsiler tapınaklarında bir ateş yakarlarmış ve bu ateşin Ehriman’a ve kötülüğe karşı koruma sağladığına inanılır ve kutsal ateşlerin hep yanık kalması sağlanırmış. Bu kutsal ateş bilimsel sosyalizm midir? Ne dersiniz? Aslında bu kadar olayları ve kavramları benzer hale getirmeye gerek yok. Romantik zeminde ruhumu ve gerçeklik zemininde zihnimi diyalektik materyalizm ile doyurmaya çabalayan biri olarak zaten amacım ne dinlere ne de tanrılara Marksist övgüler yağdırmak. Bütün bu  uyarlamada tek amacım krizlerin bu kadar derinleştiği, sömürünün boyutunun bütün canlılar için son derece arttığı, ezme ezilme ilişkisinde yakıcılığın her yeri talan ettiği bu zamanlarda harekete geçmenin önemini vurgulamak. Sadece düşünmek yetmez! Hepimizin görkemli düşünceleri, farkındalıkları, derin acıları ve isyanları var. Peki ya değişim hayatımızın neresinde? Ben söyleyeyim huvereştasında!
Şöyle ki Parsiler kötülüğe karşı mücadeleye aktif olarak katılmayı üç değerle açıklarlar: İyi düşünceler (humata), iyi sözler (huhta) ve iyi eylemler (huvareşta)…  
O zaman kapanışı bir sloganla yapalım.
HUMATA, HUHTA ve en önemlisi HUVAREŞTA!!!

*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.

12 Ocak 2019 Cumartesi

Tarih, Mekan ve ''Bizim Hergele'' - Neslihan Elif Akça


Şimdilerde Hergele Meydanı sessiz, kimsesiz ve hüzünlü. Bunu hissedebilirsiniz Hergele’ye geldiğinizde…





“Her yolun sonu HERGELE’ye çıkar”
Sizlere Hergele Meydanı’ndan biraz bahsetmek istiyorum. Yolu İstanbul Üniversitesi’nden geçenler mutlaka bilir; ya da üniversite gençliği hareketiyle bir biçimde bağı olanlar… Bilmeyenler için hemen söyleyeyim; Hergele Meydanı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi içerisinde geniiiş bir avludur… Sadece bir avlu mudur peki? Ya da mekan denilen şey sadece taş, duvar, ağaç, toprak mıdır?
Marx ve Engels’ten öğrendiğimiz temel tezler doğrultusunda giriş yapmış olayım. Hergele üzerine yazılacak yazıya da böylesi bir giriş yakışır diye düşünüyorum.
İlk tez: Toplumsal hayatın temeli üretimdir ve insanlar üretimde bulunurken kendilerini çevreleyen maddi koşulları da üretir. İşte mekan, bu dinamik süreç üzerinden şekillenir, mekanın içerisine doğan insanlar da mekan tarafından şekillenir. Diyalektik bir ilişki yani.
Diğer tez ise: “Tarih, sınıf savaşımlarının tarihidir.”
Bu temel tezler üzerinden bir sonuç çıkarmak gerekirse; mekana baktığımızda üretim tarzının ve buna bağlı yaşam tarzının yansımasını görürüz. Bu yönüyle mekan bir ayna gibidir. Diğer taraftan mekan, ezen ve ezilenin mücadelesinin de derin izlerini taşır. Yani sadece taş, duvar değildir mekan; ruhu vardır, hikayesi vardır.
Örneğin Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı. Yoğurtçu’ya adım attığınızda sizi yalnızca ağaçlar, toprak ve çimen mi karşılar? Park bunlardan mı ibarettir? Yoğurtçu Parkı’na dikkatlice baktığınızda 1987 yılında “Dayağa Son” pankartlarıyla parkta buluşan kadınların öfkesini, morunu görürsünüz. 15-16 Haziran büyük işçi direnişinde sermayenin yüreğini ağzına getiren emekçilerin işçi tulumlarının mavisini, eşitlik özgürlük haykırışlarının kızıl soluğunu… Ve Gezi isyanının ardından gece gündüz süren forumları… Gözünüzü, kulağınızı dört açarsanız görürsünüz, duyarsınız, hissedersiniz tüm bunları. Yoğurtçu’yu Yoğurtçu yapan budur işte…
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Yani Mülkiye. Mülkiye’ye baktığınızda devrimci gençlik hareketi tarihinin her döneminin izlerini görürsünüz. Mülkiyelilerin o tarihin parçası olmaktan, o mekanda bir iz bırakmaktan dolayı taşıdıkları gurur bundandır işte. Mülkiyelilik böyle bir kimliktir…
ODTÜ ve asla silinemeyen kocaman “devrim” yazısıyla ODTÜ stadyumu. ODTÜ’ye girdiğinizde Denizlerin ayak izlerine basar yürürsünüz. Amfilerinde, kantinlerinde, koridorlarında, ODTÜ’nün her yanında devrimci gençliğin direnişinin, isyanının silinemeyen izleri vardır…
İşte Hergele Meydanı da böyle bir mekandır. Ne çok eyleme, etkinliğe, ev sahipliği yapmıştır Hergele. Hareketli tartışmalar, direnişler, çatışmalar… Hele bir de halayı vardır Hergele’nin. “Hergele Halayı” deriz biz ona. Faşizmin gözünün içine baka baka yoldaşça, omuz omuza çekilen halaylar.
Biz İstanbul Üniversiteliler de bu tarihin yarattığı kimliğe sahip olmaktan, Hergele’nin havasını solumaktan gurur duyarız. Aynı Mülkiyeliler, ODTÜ’lüler gibi…


Hergele Meydanı’nın resmi adı Şeref Holü’dür ama kimse bilmez bunu. Akademisyeni, öğrencisi, işçisi, kantincisi herkes “Hergele” der bu mekana. Hergele’ye Hergele denmesinin nedeniyle ilgili çeşitli rivayetler vardır. Edebiyat Fakültesi’nin tüm koridorları bu avluya açılır yani her yol Hergele’ye çıkar. ‘’Her-gele’’. Bu kelime oyunu üzerinden Hergele dendiğini söyleyenler vardır. Bir diğeri ise 68’in ‘Hergele’ gençlerinin sesini soluğunu taşıdığı, isyanını dile getirdiği mekan olduğu için Hergele adını almıştır diyenler var.
Öyle ya da böyle o mekana Hergele Meydanı denmiştir bir kere…
Şimdilerde Hergele Meydanı sessiz, kimsesiz ve hüzünlü. Bunu hissedebilirsiniz Hergele’ye geldiğinizde… Nedeni malum; üniversiteler faşizmin işgalinde. Önce uzun süre tadilat bahanesiyle kapalı tuttular Hergele’yi. Özgürlük düşmanları mekana saldırdılar… Çünkü o mekan onlar için de taş, duvar olmaktan başka anlamlar taşıyordu. Hergele’ye baktıklarında faşizme karşı direnişin coşkusu suratlarına çarpıyordu. Devrimci gençliğin kolunun, kanadının kırıldığı, sesinin soluğunun kesildiği ve faşizmin işgalinin tamamlandığını düşündükleri anda yeniden açtılar. Bu koşullar altında Hergele onlara zarar veremezdi; öyle düşündüler.
Ama gerçek bu mu? Hergele artık Hergele olmaktan çıkarıldı mı?
O koca direniş tarihinin izlerini silmeye, Hergele’yi teslim almaya faşizmin gücü yetmez! Buna Hergele direnir, bizler direniriz.
Biz varız ve mekanların anlamlarına yeni anlamlar katmak, hikayelerine yeni satırlar eklemek için yolculuğumuz sürüyor.
Faşizm ne kadar saldırırsa saldırsın umut hep var olmaya devam edecek!
Ve uzun lafın kısası her yol yine Hergele’ye çıkacak…

*Bu yazı karsimahalle.org'da yayınlanmıştır.